Murat S. Dural’la Söyleşi / Ozancan Demirışık

“Dünyanın gerçeği adına insani geleceğin tükendiğini düşünüyorum.”

Fantazya, bilimkurgu ve korku alanında verdiği eserleri beğeniyle karşılanan, arkeoloji eğitimi ve deneyimini de yazdıklarına yansıtmasıyla tanınan Murat S. Dural’ın yeni novellası Replikalar Çölü, Epona Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Bu vesileyle kendisiyle Arkhe Üçlemesi’nin derinlerine daldığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ozancan Demirışık: Basübadelmevt ve Replikalar Çölü, Arkhe Üçlemesi’nin ilk iki ayağını oluşturuyor. Arkhe, köken anlamına gelen, aynı zamanda arkeoloji ve arketip gibi sözcüklerden aşina olduğumuz bir kavram. Üçlemeye bu ismi koyma fikri nasıl gelişti?

Murat S. Dural: Grekçesi arkhe, Türkçede arke olarak anılan ifade “başlangıç, ilk” anlamında da kullanılabilir. Kitabın dışında ve içinde ikisini de kullanmak istedik. Çok sevdiğim bir kavram ancak serinin isim babası Epona Yayınları’ndan sevgili Sedat Demir oldu. Şaşırdığımı belirtmeliyim çünkü arkeolojide lisans ve yüksek lisans yaparken en sevdiğim kelimelerden biriydi arkhe. Elimde hazır olan novella taslaklarıyla kolay uyum sağladı. Bu noktada çok duyduğum ve senin sorundan güç alarak açıklamak istediğim bir konu var. İnsanlar Basübadelmevt’teki hikâyeyi dilimize Dünyalı olarak çevrilen The Man From Earth’e benzetiyorlar. Çağlara yayılan olay akışı konusunda haklı buluyorum ama oradan etkilenmedim açıkçası. Lazarus’un hikâyesi bir ölümün ardından “kaldırılarak” başlıyor ve çok daha lokal, 2.000 yıllık bir süreci içeriyor. Benim için önemli bir detay.

O. D.: Basübadelmevt’in başkarakteri Ali Zar, öldükten sonra “kaldırılan”, zaman içinde insanlıktan giderek uzaklaşan bir figür. Bir kere ölüp sonra bu ölüme bir daha tekrar kavuşamamanın travmasına da sahip. Düşündüğümüzde, ölümlülüğümüzün arkeolojiyi değerli ve gerekli kıldığını söyleyebiliriz. Fakat bir yandan, tarih boyunca tüm kültürlerin gelişimini bizzat görmek için, bir arkeolog ölümsüz olmak da isteyebilir (sen de istersin belki). Ne düşünüyorsun bu konuda?

M. S. D.: Ölümlülüğün arkeolojiyi ya da toptan ifade edersek tarih bilimlerini gerekli kılması çok güzel bir tespit. Ölmeyen bir şeyin arkeolojisi olmaz, kesintisiz hatıraları olur ancak. Zaten bunu da Ali Zar’ın Tezer’i ağırladığı özel yemek odasındaki yadigârlarda görüyoruz. Uzun yaşamına eklemlenenler olsa da her biri geçici birer figür; kısa süreliğine uğradığı duraklar onun için. Senin de dediğin gibi “kaldırıldığı” andan itibaren sonunu göremediği bir yolun yolcusu. Bunun tek değişkeni Tezer’in temsil ettiği soy, o kadın. Eğer geriye doğru gidebilseydik uzun yaşamanın benim için bir değeri olurdu. Arkeolog olmanın da verdiği bir his bu sanırım. Bugünü yaratan tüm geçmiş unsurları yerinde izlemek, yaşamak bazı inançları bilgi kılabilir. Heyecan verici olurdu.

O. D.: Basübadelmevt’te Frankenstein’a da yeni bir yorum getiriyorsun. Zaman içinde kendi beden parçalarını birer birer değiştiren Ali Zar, “köken”inden de giderek uzaklaşıyor. Bir yandan da âşık olduğu Tezer’in Florence Nightingale gibi tarihteki çeşitli figürlerin genetik açıdan yeniden tezahürü olduğunu düşünüyor. Ve onu kendisi gibi hiç ölmeyecek birine dönüştürme, “gelini yapma” çabasına giriyor. Sence Ali Zar’ın buradaki motivasyonu ne?

M. S. D.: Bir dinin en büyük mucizesi olmak, ölümden kaldırılmış bir keramet olarak dolaşmak. Hatta o dönemin Musevi ruhbanlarının Hz. İsa’dan evvel ilk yok etmek istedikleri şey Lazarus. Normal insani hayatına uğrayan ölümün sonrasında onu görmezden gelmesi. Sanırım bunu en iyi anlatan yapıt, Kazancakis’in romanından uyarlanan Günaha Son Çağrı filmindeki Lazarus tasviridir. Lazarus ölümden kaldırılır ama çürüme bedeninde devam etmektedir. Özellikle Hz. İsa çarmıha gerildikten sonra bu dini yadigar kötü sonu, çürümeyi hatırlatan istenmeyen bir şeye dönüşür. Lazarus’u en çok seven iki insan, iki kız kardeş bile etrafına yaydığı ölüm kokusundan rahatsızdır.Kitapta onun değişim arzusunun, amacının zaten biraz da bu “kökenden uzaklaşmak” olduğunu düşünüyorum. Hatta bir dönem kadın bedeninde yaşama tecrübesi yaşıyor. Bir tür bir yerlere takılıp kalmış Lazarus bilincini yok etme, unutma belki de unutarak ölüme yaklaşma hezeyanı. Hristiyanlığın, çok sevdiği dostu Hz. İsa’dan uzaklaştığını düşündüğü şeyin karşısında durmayı görev biliyor, savaşıyor. Aslında günden güne o nüvenin insanların ellerinde hep olduğu gibi kökenini, ne olursa olsun güzelliğini, anlamını ve dolayısıyla gerçeğini, Arkhe’sini kaybettiğini düşünüyor. Bu parça değişimindeki bir diğer önemli unsur ise hâlâ onu o yapan zihnin, ruhun hangi kısmında var olduğu, ona ne şekilde tutunduğu bulmak. Bilinci 2000 yıllık ama dediğin gibi değişmeyen (özel kasada tuttuğu ela gözleri ve hocası bellediği kişinin miras bıraktığı iki eli hariç) hiçbir yeri kalmıyor.Ali Zar ya da orijinal ismiyle Eleazar’ın motivasyon kesinlikle artık çağları beraber yaşayabileceği idealindeki, Yeşua yani Hz. İsa döneminde âşık olduğu kadını oluşturma, ondan bir yoldaş edinme çabası. Bu da Dr. Frankenstein’ın Canavarı’nın basit “Gelin” arzusundan bir tık farklı. Artık ortak hatıralar biriktirmek, belki daha da önemlisi geçecek yüzyıllara beraber anlam verebileceği bir entelektüel eş yaratma arzusu.

O. D.: Replikalar Çölü’nde ise, Arabistan’ın bir bölgesinin (ülkenin) Emir’i, çölün ortasına bir vaha (kubbe) inşa ederek doğaya kafa tutarken, bir yandan da insanlığın tarihini ve kültürünü, yani “hikâyesini” küstahça yeniden yazma çabasına giriyor. Percy Shelley’nin Ozymandias şiirini anımsatan bir biçimde, Emir’in abideler üzerinden kendini ölümsüzleştirme çabasına girdiğini, bir nevi tanrılığa soyunduğunu söyleyebilir miyiz?

M. S. D.: O bir “Güçobur”. Gözümüzü Doğu’ya çevirince İslamiyet’e rağmen hükmetme yetisini zorla elinde tutan monarklar, adeta göklerden gelen kelam sahibi Tanrı Kral’lar görüyoruz. Son din, değişmeyen son kitap ama dikkatli bakınca o yüksek yerlerde bir sürü yeni nesil firavun barınıyor. Replikalar Çölü’ndeki Emir Batı’da gördüğü eğitimi bir hırs haline getirmiş, herhangi bir şeyi içselleştirememiş ve bu yüzden ülkesinin doğasının ona sağladığı imkânları replika bir geçmiş ve bir o kadar tasarlanabilir gelecek için kullanma arayışında. Ülkesinin Ulusal Müze’sini devasa ölçülerde yaptırıp sonra eser arayışına girmesinin bu duyguların iyi bir metaforu olduğunu düşünüyorum. Emir’i yazarken aklımda Arap Yarımadası’na yaptığım dokuz günlük bir ziyarette yaşadıklarım, misal şu gerçek Apple otomatı vardı. Bu adam bir Babil Kulesi; katları yükseltebilecek tüm kaynaklara sahip, hatta bu kaynaklar doğanın, aslen doğadaki her insanın hakkı, ama o kule yükseldikçe ahlaki ve insani melekelerini kaybettiğinin farkına varamıyor. İnsana ulaşma çabasındaki Tanrı ile insanlığını kaybederek bir Tanrı olmaya çalışan fani. Oysa “Gerçekliğin Çölü”nde replikalar çaresiz, bir insan, bir kadın doğanın unsurları ile o Babil Kulesi’nin yüksekliğini kolayca aşabiliyor.

O. D.: Sürprizleri çok da bozmadan, Replikalar Çölü’nde doğanın “bağrındaki” bazı varlıkların da işin içine girmesiyle işlerin rengi değişiyor. Emir, beklemediği bir dirençle karşılaşırken, başkarakterimiz Maya da onun akıl almaz planını durdurmak için kendine beklenmedik ama güçlü bir müttefik bulmuş oluyor. Replikalar Çölü’nün asıl başkarakterinin doğanın kendisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

M. S. D.: Kesinlikle öyle sevgili Ozancan. Replikalar bir tarafa sadece çölün gerçeği var aynen her neredeysek orayı milyonlarca yılda orası yapan doğanın hükmü kadar sade ve gerçek. Uyum sağlayabiliyor muyuz yoksa hala bir deprem ülkesinde yaşayıp bu hakikate yüz çevirip kalitesiz yaşam alanları, tabutlar mı yapıyoruz? Kolon mu kesiyoruz? Hz. İsa’nın 40 gün çölde Şeytan –bize göre doğaüstü bir güç– tarafından sınanması, ancak o testten sonra peygamberlik ve vahyi yayma yetkisi alması da bu doğanın, insan ile doğa arasındaki uyumun nefis bir tezahürü. Hz. Muhammed ve mağara ayrı şeyler mi? Bence hayır. İnşa ederek uyum sağlamıyoruz, doğaya bir şey dayatıyoruz. Burada da artık çöl halkının isyanını görüyoruz, tüm unsurları ve geçmişiyle. Çölün elinde bir terazi var; zamanı ve dengeyi tutuyor. Zaman akarken terazi durmadan insanın dayattığı yönde aşağıya doğru iniyor. Dünyanın gerçeği adına insani geleceğin tükendiğini düşünüyorum. Onun gözünde bir solucan ve bir insan aynı öneme sahip. Ne mutlu ki insan olmanın kibri onun için ve alacağı kararlar adına önemsiz. Basit.

O. D.: Basübadelmevt de Replikalar Çölü de aslında çok geniş kapsamlı hikâyeler. Basübadelmevt zaten 2.000 seneyi kapsarken, Replikalar Çölü daha kısa bir süreyi anlatsa da çöldeki yapının inşası, geçmişe dönüşler, çok da detayına inmediğin karakterler arası ilişkiler ve finaldeki karşılaşma derken, rahatlıkla roman olarak yazılabilecek bir içeriğe sahip. Arkhe Üçlemesi’ni roman değil novellalardan oluşturma, daha “kompakt” bir yapı kurmanın belli bir sebebi var mı?

M. S. D.: Her novellada biraz daha alışıyorum ve seviyorum bu orta karar uzunluğu. Zihinsel koşu mesafem ne çok kısa ne de çok uzun. Novella biraz da buna imkân veren bir yapı. Sonu açık öyküleri, romanları, özellikle film ve dizileri sevmem ama dediğin gibi yan yollara girme ya da girmeme kararı; heyecanı bol, kılcal damarlı bir yapıya büründürüyor çalışmayı. Okura “Buradan da bir novella çıkarmış,” dedirtmeyi seviyorum. Ana izlekte ise netim; akışı olabildiğince belirgin ama yine de gizemli kılmak hoşuma gidiyor. Okura silik gibi görünen aralık kapılar bırakmak tuhaf bir enerji, merak duygusu veriyor ve ana kurguyu olumlu anlamda etkiliyor bence. Bir de dilde, kurguda, öykünün iskeletinde denemeler yapmak müthiş hoşuma gidiyor. Basübadelmevt, Replikalar Çölü ve Lamia’yı yazarken kafamda sinematografik imajlar oluşturdum. Bu esnada o yan yol açtığım kırılımlar bir sonraki sezonun ana izlekleri gibi göründü gözüme. Öykü hayat gibi; tek bir kaynaktan doğup tek bir kaynakta bitmiyor. İlerledikçe anlatılabilecek daha fazla öykünün kaynağı doğuyor.   

O. D.: İki novellada da Mustafa Kemal Atatürk kısa ama önemli roller oynuyor. Bu, Arkhe Üçlemesi’nin bir imzası mı olacak yoksa ilk iki novellanın hikâyeleri gereği karşılaştığımız hoş sürprizler miydi?

M. S. D.: Yeni kaybettiğimiz Paul Auster’in anlatılarında kendi hayatından eklediği öğeler her zaman öykü ve romanlarında belirgindir; içtiği sigara, tuttuğu takım, hatta unutamadığı sezonlar, utandığı ilişkiler, düştüğü tuhaf durumlar. Ben de korkmadan bunu yapmak istedim. Gerçek hayattan iyi bildiğim şeyleri unutulmamak üzere hikâyeye nakşetmek.  Üç novellada da anlatmak istediklerim adına özellikle iki şeyi, Mustafa Kemalve Fenerbahçe’yi işin içine dahil ettim. Bazen Maya’nın kahve kupası, oturduğu ahşap sandalye kimi zamansa Ali Zar’ın Anadolu’ya silah kaçırırken girip çıktığı kulüp binası ya da ona “Basübadelmevt” ismini veren komutan. Lamia’da da abartıya kaçmadan ister istemez bizi biz yapan bu arketipleri, bu yadigârları kullandım. Senin gibi iyi bir editörün karşısında şunu söylemeden edemem; bu iki değeri novellalara eklerken aldığım riski biliyordum, yanlış anlaşılmaktan korktum. Ancak aldığım geri dönüşler içimi rahatlatıyor, iyi yedirdiğimi söyleyenlerin sayısı oldukça fazla. Hem ülkenin 100. Devrim Yılı’nda hem de bu kuruluşa bilfiil iştirak eden 117 yıllık kulübe, iki sevdiğime de selam çakmak hoş oldu. Bir önemli metafor ise senin dikkatinle ortaya çıktı. Bilmeden yapmışım; ülkesinin herkese ait kaynaklarını tek başına güç unsuru ve bir tarih kurgulama harisliğiyle kullanan Emir, diğer yandan bir ülkeyi düşmandan kurtaran bir adamın Kraliçe’nin çocukken Dolmabahçe’de beğendiği tahta iskemleleri ülkesinin kültür varlığı sayması, ona gönderilecek replika iki sandalyeyi ise kendi maaşından ve ilk örneği yapan ustanın oğullarından sipariş etmesi. Neyin üzerinde hangi değerler ve abidelerle yaşadığımızı ve kendi doğamızı biliyor muyuz? Tam da 100. yılımızı kutlarken?

O. D.: Üçlemenin son halkası Lamia hakkında bize neler anlatabilirsin? Ve okurla ne zaman buluşması planlanıyor?

M. S. D.: Bu sefer kent ve insanlarının, komşuluğun, son noktada kentsoylu genç bir ailenin apartman içindeki değişimi, dönüşümü üzerine odaklanıyorum. Tabii ki bir başka arkhe’ye düşecek yolumuz. Basübadelmevt’te Eleazar, Ali Zar’a dönüşmüştü; burada da Lamia tuhaf bir benzetmeyle adına kavuşacak. Maya ve Ali kendi öykülerinin taşıyıcısıydı. Lamia ise bir ailenin, komşuların, bir apartmanın içinden geçen tekinsiz bir öğe olacak. Çok hızlı yazıyorum. Replikalar Çölü çıkmadan önce Lamia’yı editörüm sevgili Uğur Uçkıran’a teslim etmiştim. Heyecanla dönüşünü bekliyorum. Arkhe Üçlemesi’nin yine enteresan kısımlarından biri, her üç novellada da hayatımdan birtakım bilgilerin, yaşantıların, insanların dışavurumu olması. Lamia da bu konuda gerçekten ilginç bir hatıraya sahip. Haziran sonu gibi çıkacağını, üçlemenin tamamlanacağını umuyorum. 

Replikalar Çölü
Murat S. Dural
Epona Kitap
Roman / 108 sayfa

Veveya Kitap 20 / 05 Temmuz 2024

Veveya Kitap 20 / 05Temmuz2024
Yukarı