Öykülerin Oltasında Düşünceler ve İstanbul’a Övgü / Meltem Terzioğlu

2021’de, öykülerden oluşan Gör İhtarı adlı eseriyle tanıdığımız Nisan Erdem’in ikinci kitabı olan Rüyanın Oltasında, Nisan 2024’te okurlarıyla buluştu. Yüksek lisans eğitimini 2023 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlayan Erdem, edebi yönünü akademik çalışmalarla da güçlendiren, hayatı seven, yaşarken sahip olduklarıyla renklenen, düşünen, gerçekleri bilen ancak hayalleriyle var olabilen, genç ve donanımlı bir yazar. Keza birbirleriyle kesişen, yer yer otobiyografik bir çerçeve içinde değerlendirilebilecek, İstanbul’un balıkçıları ve balıklarından ilham alan, rüyanın oltasında asılı duran öyküler bu noktada okuyucuya referans olacak nitelikte.

Öyküler, kendi temalarına uygun başlıkların belirlendiği üç ana bölüm altında yer buluyor kendine. Rüyanın Oltasında Asılı bölümü yedi öyküye, İstanbul’un Yarısı bölümü beş öyküye ve Mektup bölümü tek bir öyküye ev sahipliği yapıyor. Nisan Erdem, eserin girişinde yer alan ve Sait Faik Abasıyanık’ın Mektup adlı öyküsünden bir epigrafla, kitabın son öyküsü olan, aynı zamanda son bölüme adını veren Mektup’a göz kırpıyor: “Düşünmek; yazı düşünmekten doğdu.”

YAŞARKEN YAŞAYIN

Nisan Erdem’in içinin derinliklerinde bir madenci çalışıyor, içini kazmalayan o kolun sonu düşüncelere çıkıyor ki kendisi de bunu sadece kitapta yer verdiği alıntılarla, öyküleriyle değil aynı zamanda kalemine ait olan şiirlerle de yansıtıyor. Kasım 2019’da, Bebek Parkı’nda yazdığı ve kitabın girizgâhında yer verdiği şiirle, bu söylediğimi örneklendirmek isterim: “güzel bir gün / ve ben yaşıyorum. / kuşlar uçuyor da yapraklar düşüyor. / herkes geçip giderken / bana düşünmek düşüyor…” Hemen arka sayfadaki bir diğer şiiriyle düşüncelerinden ve düşüncelerinin getirdiği bir güçle benliğinin öyküye evriliş hikâyesinden bahsediyor.      Rüyanın Oltasında yer alan öyküler şiirlerle doğuyor, şiirler öykülere kardeş oluyor. Düşüncelerin yolu ölüme çıkıyor, ölümün gerçekliğine. Ölümün ardından ziyade ölümün evveline odaklı yazar, yaşarken yaşamanın ve yaşarken güzel kalmanın, çiçekler ve sokaklarla hasbihâl edebilmenin izinde. Ölüme dair hissedilen gerçeklik, korkmaktan ziyade kabulleniş ve hayata dair kıymet biliş, zihnimde Nietzsche Ağladığında kitabından bir alıntıyı uyandırdı, bu alıntıyı sizinle paylaşmak isterim: “Yaşarken yaşayın! İnsan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm taşıdığı dehşeti yitirir. İnsan doğru zamanda yaşamazsa, asla doğru zamanda ölemez.” (s. 304)

Sevgili Nisan Erdem, düşünmek ve sorgulamak temeline dayandırdığı, otobiyografik çerçeve içinde değerlendirilebilecek öykülerinde genellikle birinci tekil anlatımı tercih ederken insan dışındaki varlıkları insana ait bir özellikle ifade ederek kişileştirme sanatını kullanıyor; hayal gücünün ne denli sınırsız ve uçsuz olduğunu biz okurlara gösteriyor. Ebeveynlerin düşünmeden gerçekleştirdiği hareketlerle çocukların üzerinde bıraktığı derinlikleri, çarpıntıları hedef alıyor. Balıkları, ölüme ve çırpınışlı düşüncelere dair bir metafor olarak kullanıyor. Öğrencilik yıllarında beslendiği İstanbul’u ve sokaklarını, ruha dokunur betimlemelerle algısal mekân yaratımında anlatıyor. “İstanbul’un yarısı” kullanımına birçok öyküsünde yer verip değişen demografik yapıya dem vuruyor. Şikâyet edip, rahatsız olduklarımızla normalleşerek devam etmeye çalıştığımız hayatların üzerine eğiliyor.

SONSUZLUĞUN SONUNA VARIŞ

Rüyalara açılan ve gerçeklikle hayal arasında ilerleyen, öykü içinde öykülerden oluşan, çok katmanlı arkeolojik bir tabakayı andıran Rüyanın Oltasında, eserin adını barındıran Rüyanın Oltasında Asılı isimli bölümle okura merhaba diyor. Girizgâh, zihnimizde sonsuz bir mesai döngüsüyle çalışan düşünceleri konu alan Herman Melville ve Sait Faik Abasıyanık alıntılarıyla karşılıyor. Nisan Erdem’in şiiri ve şiirine eşlik eden mikro öyküsü, bu alıntılarla bütünlük sağlıyor.

 Kitabın ilk bölümü içinde (I), (II) ve (III) numaralarını almış olan Sonsuzluk Yanılgısı adlı öykü serisi; birbiriyle ilintili olan ve kitabın çok katmanlı çerçevesini bozmayan Çarpıntı, Korku ve Kahkaha alt başlıklarıyla bütünlük sağlıyor. Kitabın ilk öyküsü, ben diliyle anlatılan Sonsuzluk Yanılgısı (I): Çarpıntı. “Her an ölebileceğimin farkına bir anda vardım, sekiz ya da dokuzdu yaşım,” cümlesiyle, çarpıcı ve merak uyandırıcı bir pencereyi aralayarak başlıyor eser. Öyküde, zaman zaman yazarın da dahil olduğu hissini veren, üstkurmaca metnin sınır çizgisinde konumlanan dokunuşlar yer alıyor. Anlatıcının eskilerde yaşadığı, hayatın ve hayalin harmanlandığı, ölümle burun buruna geldiği bir anısı üzerinden ilerliyor öykünün basamakları. Yazarın derin, düşündüren ve düşünülmüş cümleleri anlatıyı çok daha güçlü bir forma sokuyor. Düşünmeden konuşan ve sonucunda bir çocuğun derinden etkilenmesine, sert bir kayaya çarparak gerçeklerle tanış olmasına sebebiyet veren ebeveynler, ezbere yaşantıyı ve yanlış bilgi örüntüsünü konu edinen ders kitapları öykü temasında okura göz kırpıyor: “‘İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür,’ yazıyordu hayat bilgisi ders kitabında.” Fakat asıl tema ölümle, çarpıntıyla, gerçekler ve kabullenişlerle tanış olmanın ekseninde ilerliyor. Yaz, aşk ve ölüm bahsi, kitap içindeki birçok öyküde olduğu gibi ilk öyküde de yer buluyor.  Anlatıcıya göre ölüme varmak, sona varmakken yaz ve aşk, sonu sonsuzluğa çevirebilecek kadar güçlü, ölümü unutturacak kadar sihirli bir his: “Bu sonsuzluk yanılgısının kollarına upuzun yaz geceleri ve aşk kaday kolay atabilecek ne var ki bizi?”

BALIKLAR VE ÖLÜM

Gerçek ve rüyaların ortasında, korku ve kabullenişin sınırında, arafta, fotoğrafların dilinde ve İstanbul’un kollarında anlatılan, kitaba ismini veren cümlenin yer aldığı öykü Balıklar ve Rüyalar. Matruşka bebeklerin dizilimine benzer bir öykü dizilimi yer alıyor bu isimde. Balıklar, Rüyalar, Vagonlar ve Merdivenler, Beylerbeyi Camii’nin Avlusunda alt başlıkları tamamlıyor ana öyküyü. İstanbul’dan, Beylerbeyi Camii’nin İstanbul’a serili avlusundaki balıkçılardan ve balıklardan beslenen Nisan Erdem, kendinden parçalar eklemiş ve kendi çektiği fotoğrafları iliştirmiş öykülerinin içine. Zihninde dolanan düşünceleri kıvrak bir dille aktaran anlatıcının anlatım sırasında okurlarla sohbet havasında bir akışa girmesi, öyküde üstkurmaca metnin üzerine eğilim sağlıyor. Birinci tekil anlatımla kaleme alınan öykünün karakterinin balıkçılarla olan ilişkisine ve özellikle balıklarla kurduğu duygusal bağın detaylarına dalıyoruz. Düşüncelerin içinde çırpınan anlatıcı ve oltanın ucunda çırpınan balıklar, öykünün kesişim noktası. Ölümü balıklar üzerinden aktaran ve balıkları bir metafor olarak kaleme alan Erdem’in yaratımı, düşünceler ekseninde ilerliyor. Balıklar ve çırpınışlı ölümlerinin ardındaki gize ulaşmaya çalışan karakterin rüyalarında yolculuk ediyoruz: “Sadece balık olmak istiyordum. Kısa bir süreliğine. O çırpınış anını yaşamak ve anlamak için…” Bir diğer alıntıyla örneklendirmeme devam ediyorum: “Kuş düştüğü zeminin yabancısı değildi, defalarca konmuştu ona. Balıksa yabancı olduğu bir yerde ölüyordu. Suyu arayarak. Kıvranarak. Çırpınarak.” Oltanın ucunda sallanmak, debelenmek ve ölümden kaçıp denize kavuşarak bir kez daha nefes almak isteyen anlatıcının umuda vardığı bir hikâye bu. Ölüm ve yaşam arasında ilerleyen, okurun gerçeklik algılarını alt üst eden, nihayetinde düzyazı şiir olarak adlandırılabilecek Beyberbeyi Camii Avlusunda alt başlığıyla noktalanan ve gerçeküstücülük akımına da dahil edebileceğim öykü dizilimi bana Alberto Manguel’in Dönüş adlı kitabını çağrıştırdı. Uyumak ve uyanmak arasında yaşanan çırpınışların izlerini taşıyan, başarılı bir kalem.

AKÇAAĞAÇIN SONSUZLUK HİKÂYESİ

Tanrının kişileştirme sanatıyla insan özelliklerine bürünüp sokakta rast geldiği ölümlülerle sohbet edebiliyor olması, Nisan Erdem’in cesur ve açık bir kaleminin olduğuna kanıt. Kitap içerisinde, şahsi kanaatim dahilinde, en iyi öykülerden biri Tanrı’ya Şikâyet Edilen Ağaç. Aynı zamanda ilahi bakış açısıyla yazılmış tek örnek. Öyküde sadece tanrı kişileştirilmeyip başlığa konu olan akçaağaç da kişileştirme sanatıyla insani özelliklere bürünüyor. İnsanların ve insanlığın ölümsüzlüğe karşı duyduğu açlık, istek, elde edebilme hissiyatının kuvvetini ustalıkla işlemiş olan Erdem, insanın özünde beslediği kıskançlık duygusunu gün yüzüne çıkarıyor. Öykülerinde yaz mevsimini aşkla bağdaştıran yazarımız bu öyküde kış mevsimini, yaprakları dökülen ağaç metaforuyla yani ölümle buluşturuyor. Kış mevsimi gelmiş olmasına rağmen yaprakları dökülmeyen yani ölüme varmamış olan ve bu sebepten ötürü kıskançlığın hedefi olup tanrıya şikâyet edilen akçaağacın, öykünün sonuna geldiğimizde aslında uyku halinde olduğunu anlıyoruz. Rüyaların oltasında takılı duran ve gerçek hayatta yolu sona çıkan ölüm, rüyalarda sonsuzluğa evriliyor.

VE DAHA FAZLASI

 Sonsuzluk Yanılgısı (II): Korku, Röntgen ve Bazı Şeyler, Yılan Gılgamış ve Ben, Sonsuzluk Yanılgısı (III): Kahkaha, Bizegider Caddesi, Yolumu Kesen Öyküler, Poz Vermek İki Lira, Sonbahar Haberleri, Biraz Gerçek Biraz Yalan, Mektup rüyaların, ölüm korkusunun ve gerçekliğin, fanilik hissiyatının iç içe geçtiği, birbirlerine göz kırpan ve kitabın bütünlüğünü sağlayan diğer öyküler. Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğunu bildiğimiz Nisan Erdem’in İstanbul’a duyduğu sevgiyi, özellikle İstanbul’un Yarısı adlı ikinci bölümde yoğun bir şekilde hissediyoruz. Kişileştirme sanatının yine başarılı bir şekilde kullanıldığı, ikinci bölümün ilk öyküsü olan, yaya trafiği ışıklarının arasında geçen hayli kırık bir aşk öyküsüne rastlıyoruz Bizegider Caddesi’nde. Sevgili Nisan Erdem’in Bebek Arnavutköy Caddesi’nden ilham aldığı bu öykü, İstanbul’da yaşanan gerçek bir hikâyenin mahsulü olmakla beraber yazarımızın sınırsız hayal dünyasını adımlamamıza vesile oluyor. Epigraflarla açılan öyküler Erdem’in kitap haznesinin ne denli geniş olduğunu gösteriyor. Sonbahar Haberleri adlı öyküde çiçekçiyle ana karakter arasında geçen diyalog vesilesiyle yine yazarımızın çiçeklerle olan ilişkisinin yakınlığına şahit oluyor; yasemin kokulu İstanbul sokaklarında gezinirken çok başka çiçek isimleriyle karşılaşıyoruz: krizantem, lilyum, hüsnüyusuf, nergis, lahana çiçeği… Bir de bahsi geçen gerbera çiçeği var ki öyküde çelenklerde kullanıldığı ve cenaze çiçeği olduğu kaleme alınmış olması tematik olarak öykülerin temeline sağlam bir taş koyuyor. Yine çok sık denk düştüğümüz sokak isimleri ve sokak isimlerine dair fotoğraflar yazarımızın algısal mekân yaratımındaki başarısını destekliyor. Otobiyografik çizgide ilerleyen öykülerine kendi fotoğraflarını, anekdotlarını, illüstrasyonlarını ekleyen Nisan Erdem’in Biraz Gerçek Biraz Yalan adlı öyküsünde karakterin adını Nihan yapması ve kendi adı olan Nisan’a çok yakın bir isim seçmesi de tesadüf olmamalı.

EPİLOG 

Ölümü, çarpıntıyı, olta ucunda çırpınışları, düşünmeyi çiçeklerle taçlandıran, umutsuzluğa yer vermeyen, kapanacak kapıların arasında bir bellik gibi beliren, kara bulutların arkasında gizli duran güneş gibi yüzünü gösteren, birbirlerine selam veren öykülerin bir bütünü diyebiliriz Rüyanın Oltasında için. “Sanatınız, sevdiğiniz şeylerin övgüsü olsun,” mottosuyla hareket eden Nisan Erdem’in hayattayken sahip olduklarına, hayatın kendisi için sunduklarına, manavdan aldığı muza, sahilden esen rüzgârın havasına, gezdiği sokakların isimlerine, Leyla ve Ozan’ın imkânsız aşkına övgü niteliğinde bir eser. Bu övgüye sevgili Erdem’in kitabından sevdiğim alıntılarla virgül koymak isterim. Kendisine virgüller dilerim, noktasız bir yazın hayatı dilerim, uzun bir yaz akşamı dilerim: “Yarattıkları sahte ‘biz’in gücüyle büyüleniyor, düşüncelerinde ve anlam dünyalarının doğruluğunda yaşıyor, aynı olmanın mümkün olmadığı bir dünyada farklılıkların bedenili birbirlerine sevgisizlikle ödetiyorlardı”, “Ölüm kolayca tutacak elimi bir salyangozu ezen ayaktan daha merhametli bir balığı tutan oltadan daha merhametli ölüm kolayca tutacak elimi”, “Eğer yanılmazsa hayatın ve ona dair bilmediklerinin yakasına yapışıp kalırdı. Fakat hayat bir şeylerin yakasında yaşanır mıydı?”

Rüyanın Oltasında
Nisan Erdem
Everest Yayınları
Roman / 112 sayfa

Veveya Kitap 23 / 05 Ekim 2024

Veveya Kitap 23 / 05Ekim2024
Yukarı