Tanrı Çocuktur / Yavuz Arkın

Fotoğraf: Kadir İncesu

Marc Quinn, Lucas ismini verdiği çarpıcı bir şekilde hazırladığı eserinde sanat nesnesinin aynı zamanda bir özne de olabileceğini ortaya koyar. Kullandığı malzeme kendi çocuğunun üç günlükken yonttuğu kafasının kalıba dökülmüş büstü; içeriği de göbek kordonu ve plasentasıdır. Çok katmanlı bir okumaya da izin veren eser çocuk-anne-baba üçgeni üzerinden Şükrü Erbaş’ın Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan Yalnızca Çocuklar Uzaklara Bakar şiir kitabı ile örtüşür.

Lucas sanat eseri yoluyla babası tarafından “tanımla” kavramı içerisinde ele alınırken Marc Quinn anneyi bir anlamda devre dışı bırakmıştır. Aynı zamanda bir ikilem de ortaya çıkmıştır; sanat eseri yapısı gereği hem bir nesne aynı zamanda içeriği gereği de bir özne konumuna ulaşmıştır. Şükrü Erbaş bu kitaptaki şiirlerinde bu kadar güçlü olmasa da benzer bir şekilde şiiri hem bir nesne hem bir özne olarak ortaya koyar. Çocuk kavramı yoğun bir şekilde içeriği ele geçirse de anne-baba aynı zamanda öznel bir şekilde büyükbaba Şükrü Erbaş’ın kendisi de yer alır. İki eser de nesnel bir şekilde yola çıkarak öznel bir noktada buluşmuşlardır.

Birinci sınıftaymış

“Okuma-yazma öğreneceksin, dediniz

Öğrendim. Okula gitmeyeceğim” diyor.

Annesi ter içinde bir şeyler anlatıyor

Oğlan al yeşil mavi bir hayal topu

Bir gözü ipi kopmuş bir uçurtma

Bir gözü babanın bulanık suları

Bağlara doğru koşmaya başlıyor (syf.11)

“Uçurtma” şiirinde ailenin tamamı ile karşılaşıyoruz; Lucas eserinde olduğu gibi çocuk sözcüklerle resmedilen bir nesne rolünde, kendi içinde belli tanımlamaya tabi tutulmuş. Eserdeki görüntünün öznesi olan Lucas zamanın da çerçevesini belirtir, anındalık duygusu bebeğin kafasının yontulmuş kalıbının oluşturulma biçiminde belirgin bir hal alır. Heykelin bu doğal gelişimi Lucas’ın anne bedeninden ayrılmasını “kendisi olma” fikrini yansıttığı gibi kafatasının gelişmesiyle aynı anda oluşan öznenin kimliğe de dikkat çeker.

Okula başlayan çocuğun şiirde kendi oluşumuna da dikkat çekilir; okula başlar başlamaz kendi kimliğini ön plana çıkartır. Ona dikte edilen okuma-yazma gibi kısıtlı bir çerçeveye hapsedilen işlemler bütünü öznenin kimliğini de ortaya koyar. Şair erkek çocuğu bir yanı hayal bir yanı da babasının kimliği ile oluştuğuna gözümüzün önüne sunar. Anne her ne kadar şiirin içinde önemli bir odak noktası olsa da kimlik-kişilik oluşumunda devre dışında bırakılır, edilgen bir rol üstlenir. Anne, Quinn’in bu karşılıklı yontma sürecinde kurduğu baba/oğul ikilisinde bastırılmış bir varlıktır. Ortaya çıkan nesne, Lucas, göreceğimiz gibi, anneyi resmin dışında bırakan garip bir fetişizmi çağrıştırıyor.

“Bütün büyük yaratıcılar çocuktu. Büyük âşıkların hepsi çocuktu. Dünya edebiyatını çocuklar yaratmıştı. Bütün ağıtları, şarkıları çocuklar söylemişti. Bütün bilim insanları merakını hiç yitirmemiş çocuklardı. Tanrı çocuktu.” (Syf. 70)

Kitabın sonundaki röportajda Şükrü Erbaş bu şekilde sesleniyor, geçmişe dönmekten konu açıyor, oradan masumiyete yol alıyor. Kaybettiğimiz değerlere atıfta bulunuyor, bu değerlerin hayatımıza nasıl yön verdiğine, kültürde, sanatta hatta bilimde nasıl sonuçlar doğurduğuna dem vuruyor, çarpıcı bir şekilde sonlandırıyor; Tanrı çocuktur! Çağdaş sanatçı Marc Quinn ile de buluşma gerçekleşiyor; birisi şiir ile çocuktan yaratıcılığa ulaşırken bir diğeri ortaya koyduğu çarpıcı eser ile kendi sözünü söylüyor; Sanatçı Tanrıdır!

Lucas görünüşte bir heykel ama içerdiği anlam çok daha fazlası bizler için; Lucas, sadece bir fotoğraf değil bizler için, öznenin ilk malzemesinden yapılmış bir “kalıcı” portre denemesidir. Burada kullanılan malzemeler gibi zaman da askıya alınmıştır; Lucas sanat eseri asla yaşlanmayacaktır, öznenin nesneye dönüşmesi ile ölümsüzlük kazanmıştır.

Zaman gömlek değiştiriyor

Sadece bir ishak kuşu

Bitiyor hâlâ bu yalnızlıkta

Ey büyük yazgıcı

Neden bütün güzelliklerin

Ölüme doğru büyüyor senin (Syf. 12)

Şükrü Erbaş “Büyüme” isimli şiiri de zaman olgusu üzerinden mesaj veriyor; Lucas eserinde zaman nasıl askıya alınıyorsa burada da zamana karşı bir sitem söz konusu, bunu da büyük yazgıcı ifade ettiği yaratıcıya karşı yapıyor. Çaresizlik duygusu da bizleri ele geçiriyor; ishak kuşu kaybettiği sevgilisi olan zaman için ötüyor, şair şiirini nasıl ölümsüzlük amacı için yazıyorsa şiire isim verdiği çocuğun doğumu ile başlayan büyüme sürecine de gönderme yapıyor. Şiirdeki sözcüklerin arasından Lucas bize gülümsüyor, kendini kendisinden yeniden meydana getiren babası gibi şairde sözcükleri ile çocukluğu meydana getirmeye çalışıyor. Nesneler farklı olsa da amaçlar ortak bir noktada buluşuyor.

Zamansallık ile çocuk kavramları hem şiirde hem de heykelde örtüşüyor; Marc Quinn bunu kendi bebeğinin annesiyle bağı olan plasenta ve göbek bağı ile yaparken yaratıcılığa soyunuyor, şair de buna benzer şekilde sözcüklerini nesnenin hammaddesi yaparak kendisinden koparıyor, şiirin ondan beklediği de bu olmalı bir şekilde belki de.

Plasentanın işlevi olan arabuluculuk işlevi çocuğun doğumu ile bir kopuş yaşar, anne bu noktadan sonra fiziksel olarak oyun dışı kalmıştır. Lacan burada kopmanın anneden fiziksel olarak kopuş olarak değil de anatomik tamamlayıcısından bir kopuş olduğunu vurgular. Ebelerin bunu “sonradan doğum” olarak ifade ettiğini açıklar.

Çok sonra öğreneceksin ki

Öğretmenin ölümün resmini

Çizmemiş tahtaya

Büyümenin resmini, acının resmini

İnsan bunları ancak

İhtiyarlık çağlarında

Yapayalnız öğrenirmiş

Dönüp o çocukla

Bir daha yaşayarak.

Bunu da ölümden önce öğreneceksin. (Syf. 16)

Şair için kopuş hayat ile ölüm kavramları arasında şekilleniyor; yaşarken ölümü öğreniyoruz. Bunu yaparken de doğumdan itibaren büyüme çağının sonları olan yaşlılığın öneminden bahsediyor, okul-hayat ikiliğinin bizi nasıl etkilediğini, nesnel bilgiden ziyade öznel bilgiye atıfta bulunuyor. Marc Quinn ile bu noktada ayrılıyor gibi görünüyor; Lucas eserinde sanatçı plasenta ile nasıl kopuşu simgeliyorsa, Şükrü Erbaş şiiriyle çocuğun hayatı boyunca karşılaştığı ölüm kavramının çocukluk çağıyla yüzleşerek hayatla bütünleşmesini simgeliyor.

Sadece Lucas eseri değil Marc Quinn’in Self adını verdiği otobiyografik eserini de göz ardı etmememiz gerekiyor. Lucas nasıl sanatçının bir kopyasını içeriyorsa Self de sanatçının kendisini ifade ediyor. Self bu defa sanatçının belirli aralıklarla bedeninden aldığı kanlar ile kendi büstünü yapması ile başlıyor. Lucas ile başlayan süreç Self ile başka bir noktaya evriliyor; Lucas nasıl ki adı konmuş bir proje gibi durarak zamanda durağanlık fikrini oraya koysa da esere Self isminin verilmesi zamanın akışına hizmet ediyor.

Kitabın sonundaki röportajda yer alan “Tanrı çocuktu,” ifadesini hatırlatarak, Erbaş çocukluğa dönüş yapar. Kendi ifadesini taklit edersek artık o da bir çocuktur. Yaşadığı çağdan rahatsızdır, birçok olumlu duygu kaybolup gitmiş, dünya masumiyetini yitirmiştir. Şair bir yerde bunu kabullenemiyor insandır, sadece kendisi değil sayıları çokça olan insanları da aynı düşünceleri paylaşır. Şair sesi söze dönüştürendir, bu kitabı ile çocuğun-çocukluğun sesi duyulur. Araya yetişkinler de girer çıkar ama özünde konuşan çocuktur-çocukluğumuzdur. Bir nevi zamanda yolculuk yaparız; çocukluğa gitmek kavramı sadece psikolojide değil edebiyatta karşımıza çıkar.

Çocukluk…

Tanrının süt kokan fotoğrafı.

Hayatın ilk harfi. Büyük şarkısı.

Lekesiz arzu. Ten masalı. Ruhun billuru.

Sevmenin kağıtsız kalemsiz okulu.

İnsanın bedenine indirilmiş sonsuzluk.

Gömüldüğümüz en güzel mezar. (Syf. 53)

Yalnızca Çocuklar Uzaklara Bakar
Şükrü Erbaş
Kırmızı Kedi Yayınları
Şiir / 72 sayfa

Veveya Kitap 19 / 05 Haziran 2024

Veveya Kitap 19 / 05Haziran2024
Yukarı