Saniye Kısakürek’le Söyleşi / Yonca Yaşar
“Zincirleri kırmak için daha çok
yazmak en büyük eylemimiz olmalı.”
Yonca Yaşar: Saniye Kısakürek’in yazı serüveninden bahseder misiniz? Edebiyat ile ne zaman ve nasıl kesişti yolunuz?
Saniye Kısakürek: Oyun ve sihir dünyasıyla dolu çocukluk yıllarında başlıyor aslında her şey. İlkokul sıralarında Gulliver’in hikâyelerini ilk kez okuduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Daha sonra ortaokul sıralarında küçük öyküler, lisede aşk şiirleri yazdım. İstanbul’da Gazetecilik okumamla da yazma eylemi benim için temellerini atmaya başlamıştı. Ve bu edebiyat merakı beni Varlık dergisinin kapısına kadar götürdü. Bir gün Piyer Loti caddesinde yürüyordum. Pırıl pırıl bir gündü. Caddenin sol tarafında uzun, eski bir kapı gördüm. Han kapısı gibi ağır ve yorgun görünen kapıda 1960’lardan kalma bir levha dikkatimi çekti. Üzerinde Varlık Yayınları ve Varlık Dergisi yazmaktaydı. Ertesi gün yazılarımın olduğu defterimi alarak yola koyuldum. Heyecanla girdim o caddeye. O kapının önüne uçar gibi geldim. Varlık dergisinin zilini çaldım. Kapıyı açan kişiye şiir yazdığımı ve bunları Enver Ercan’a göstermek istediğimi söyledim. Odasını gösterdiler. Kapısını çekinerek çaldım. Tok bir ses geliyordu içeriden. Heyecanım daha da arttı. Odasında büyükçe, ceviz bir çalışma masası vardı. Masasının etrafı dâhil her yer kitaplarla doluydu. Antika bir daktiloyla bir şeyler yazıyordu. Okuma gözlüğünün üzerinden bana baktı. Öğrenci olduğumu ve şiir yazdığımı söyledim çekinerek. Defterime yazdığım şiirleri tek tek okumuş, bazılarına işaretler koymuştu. Ardından derin bir sohbete daldık. Defterimin bir sayfasına bir sürü şair ve yazar adları yazarak bunları mutlaka okumalısın diye tavsiyelerde bulunduğunu hatırlıyorum. Daha sonra Varlık Dergisi benim için bir okul oldu. Birçok yazar ve şairle tanışma fırsatım oldu o dönem. Ardından derginin yeni kitaplar bölümünü hazırladım.
Y. Yaşar: İlk şiir kitabınız “Nüans”, ikincisi “Bilyeleri Attım Denize” ve Shakespeare şiirlerini içeren çeviri kitabınız mevcut. Uzunca bir aranın ardından Şubat 2024 yılında çiçeği burnunda iki kitabınız aynı ayda yayınlandı. Öykü kitabı “Yeryüzü Amirliği” ve çeviri şiirleri içeren “Thomas Chatterton Seçme Şiirler” kitabı. Nasıl hissediyorsunuz? İkiz çocuk sahibi gibi diye bilir miyiz?
S.Kısakürek: Evet, kesinlikle öyle hissediyorum. Doğum çok kolay olmadı tabii. İkisi de çok kıymetli benim için. Önce çeviriden bahsedeyim. İngiliz şair Thomas Chatterton, edebiyatımızda çevirileri yapılmamış bir şairdi. Genç yaşta intihar eden, dahi bir şair. Bundan dolayı yaptığım çalışmalar beni son derece heyecanlandırdı.
Öykülerim ise yaklaşık onbeş yıldır yazılıyordu. İçinde çok önceleri yazdığım öyküler de var. Kısa zaman önce yazdıklarım da yer alıyor.
Y. Yaşar: Klaros yayınlarından çıkan “Yeryüzü Amirliği” gerek anlatımı gerek kurgusu ile alışıla gelmiş öykü tarzlarından farklı, özgün öykülerden oluşuyor. Her kitabın adını bulma sürecinden bahseder misiniz? Önce öyküler yazıldı sonra mı adını buldu kitap yoksa en başından adı belli miydi?
S.Kısakürek: Önce öyküler yazıldı. Başlık sonradan geldi. Şiir kitaplarımda şiirlerimde yer alan bir kelime ya da bir dize alarak kitaplarımın başlığını vermiştim. Öykülerimi bir dosya haline getirirken bile başlığı koyamadım. Neden derseniz, her öykünün kurgusu, yapısı farklıydı. Farklı zamanlarda farklı hislerle ve farklı üsluplarla yazmıştım. Başlık bulmak için öykülerimi tekrar okumam gerekti. Ben ne anlatıyorum diye düşündüm. Aslında yeryüzüyle bir derdim vardı. Ve bizi o garip amirliklere sokmaya çalışan zihinlerle. Bu metaforik başlıkla aslında bizi çevreleyen toplum kuralları, yasalar, ahlak öğütleri gibi görünmeyen duvarları simgeledim. Bu öykülerde anlatmak istediğim, mekândan ve zamandan kopmuş, insanlığın tam ortasından bahseden öykülerimin başlığı da ancak böyle olabilirdi.
Y.Yaşar: İki bürosu olan bu amirliği oluşturan öyküler, bir amirliğe bağlı görünseler de aldıkları başlıktan izler taşıyor. Okuru çağrışımlar döngüsünde maceraya sürükleyip, ansızın elinden bırakıyor. Kediler, gölgeler uyanabiliyor ve ansızın yok olabiliyor bir adam. Nedenleri, niçinleri, nasılları okura bırakıyor. Yazılma sürecinden bahseder misiniz? Ne kadar sürede yazıldı örneğin?
S. Kısakürek: Her yazarın bir milat noktası vardır diye düşünüyorum. Ben hep yazının içinde oldum küçük yaşlardan beri. Daha çok okur oldum. Bir yerlerde yayımlanıp yazılarımın görünür hale gelmesi çok sonraları oldu. Üniversitede dergilerde de yazıyordum. Ama önce 2011 yılında Varlık ve Yasakmeyve dergilerinde şiirlerimin yayımlanması benim için önemli bir başlangıç noktası oldu. 2016 yılında ise Dünyanın Öyküsü dergisinde bir öykümün çıkması bana “yazabiliyorum” güvenini getirdi diye düşünüyorum. Bu kitabımda da yer alan “Akasya Beyin Kanatları” öyküm ilk kez yayımlandı. Olumlu eleştiriler aldım. Gogol’un Palto’sunu okuyup da ondan çok etkilenerek sonra yazdığım bir öyküydü. İşte ondan sonra ara ara öykü yazdım. Daha çok şiire odaklanmıştım çünkü. Ve bu süreçte öykülerim bir yerde birikti. Ta ki bu zamana kadar.
Y.Yaşar: “Yeryüzü Amirliği”nden devam edecek olursak; özellikle “Ait Olmayan” öyküsünde olduğu gibi öyküleriniz toplum dayatmalarına başkaldırı, öğretilere, değerlere bir itiraz barındırıyor. Ancak çoğunlukla bu göndermeleri, iyi okur diyebileceğimiz sözcüklerin alt anlamlarına varabilen, derinlikli okuma yapabilen okurun keşfedebileceğini düşünüyorum. Okuru önceleyerek yazmıyor olmalısınız. Ne dersiniz?
S.Kısakürek: Bu sorunuzu bir okurumun benim öykülerimi okuduktan sonra bana yazdığı şu güzel cümleyle cevaplamaya başlamak isterim: “Her birimiz bu yeryüzünde ya amirdik ya da köle!” “Ait Olmayan” öykümde bacağını kaybeden bir kadın karakterin hikayesini anlattım. Elbette her okuduğunuz eserde iyi bir okur olmanın faydaları vardır. Her bir cümlenin ifade ettiği alt metinleri anlamanızı sağlar. Evet, yazının sürecinde yalnızsınızdır. Tek başına ve sadece size özel bir yaratıdır o. Fakat o yazıyı tamamladığınız hissi oluştuğu zaman, yazı bir kuş gibi kanatlanır ve bağımsızlığını ilan eder. Her yazarın üslubu, dili farklıdır. Bir arkadaşım benim öykülerim için şiirli öyküler demişti. Şiirle de çok uğraştığım için öykülerime sirayet etti sanırım. Şiirin ritmini öykülerimde kullanmayı sevdim hep. Ve onun kuralsızlığını da. Kurmaca eser bir mimari yapıya benzer. Ben biraz mimari yapıyı değiştirmeye çalışıyorum diyebilirim. Fakat yapı değiştirirken gerçek hayattan kopuk değil aslında yazdıklarım. Tamamen insani olan, insana dair olan ne varsa benim öykülerimde o var.
Y.Yaşar: Arka kapakta da yazdığınız üzere, mekân ve zamandan kopmuş, insanlığın tam ortasına düşmüş öyküler. İnsanlığın ortası nasıl bir yer sizce?
S.Kısakürek: Benim öykü kahramanlarımın kurulu düzenle bir dertleri var. Tabii böyle deyince niyetlerini çok belli eden kahramanlar gibi canlanmasın gözünüzde. Her zaman gizli kalmışlar, görünmez kalmışlar. Öteki olmuşlar. Bazıları da bütün kötülükleri gözler önüne seren ama bir o kadar da bunlardan etkilenmeyen tipler. İnsanlığın ortası açlığın, yoksulluğun olduğu, savaşların susmadığı, çocukların güzel bir gelecek umudunun olmadığı bir yer.
Y.Yaşar : Öykü kitabınızla aynı zamanda “Medakitap”tan Thomas Chatterton isimli İngiliz bir şairin şiirlerini çevirdiğiniz Seçme Şiirler kitabı da çıkageldi. Thomas Chatterton’ı seçmenizin nedeni neydi?
S.Kısakürek: Thomas Chatterton’u yayınevim bana önerdiğinde açıkçası ben de onu tanımıyordum. Yayınevi bu fikirle bana geldiğinde bir an tereddüt yaşadım. Türkçede hiçbir kaynak yoktu. Mina Urgan bile İngiliz Edebiyatı tarihinde bile kısaca bahsetmişti şairden. Thomas Chatterton’ın yaşarken kıymeti bilinmemiş olması, uzun yaşasa çok büyük bir şair olacakken, umutsuzluk içinde erkenden yaşamına son vermiş ve ihmal edilmiş tüm sanatçıların simgesi olması beni büyüledi diyebilirim.
Y.Yaşar : Çeviri şiir üzerine pek çok değişik görüş vardır bildiğiniz üzere. Şiir çevrilmez diyen kadar, kelime kelime çevrilmesine gerek yok özüne sadık kalınsın diyen de var, çeviren özgürdür istediği gibi çevirir, çevirmen şiiri yeniden yazar diyen de. Ne dersiniz?
S.Kısakürek: Çeviri bir kitabı satın alıp okumaya başladığınızda, okuma deneyimi bize zevk veriyorsa, gözümüze çarpan bir sıkıntı yoksa, hele bir de güvendiğimiz bir yayınevinden çıkmışsa, onun iyi bir çeviri olduğunu düşünürüz. Kaynak metni görmeden yaptığımız bu değerlendirme, bazen, kendi içinde hatalı varsayımlar taşıyabilir. Bizim çeviri tarihimizde özellikle 1940’lı yıllardan sonra hızlı bir gelişme oldu. Birçok şair ve yazar aldıkları yurtdışı eğitimleri sayesinde dilimize özgün eserler kazandırdılar. Kelimesi kelimesine çeviri ya da anlamın çevirisi şiirin yıllardır tartışılagelen konularıdır. Bu konuda birçok kuram geliştirilmiş. İşin bilimsel yönünü bilmek önemlidir ama yine de sorularımıza cevap olmaz. Özellikle konu şiir çevirisi olduğunda şiiri iyi bilmek, onu sevmek de gerekir. Özellikle kaynak dildeki metne hakim olmalı, anlamı ve biçimi iyi yansıtmalıdır şair. Modern Türkçe şiirin özgün çevirilerini yine birçok şairimiz çevirileri sayesinde okuduk. İlhan Berk, Cevat Çapan, Ülkü Tamer ilk aklıma gelenler. Tabii Can Yücel’den bahsetmeden olmaz. O hem kendi şiir dili hem de yaptığı çevirilerle biricikliğini hala koruyor. İşte burada yukarıda söylediğim durumlar geçersiz olur. Can Yücel çeviride de özgünlüğünü koruyarak kendisine çevirmen yerine Türkçe söyleyen denmesini uygun bulmuştur. Hamlet’te geçen “To be or not to be/That’s the question” “Bir ihtimal daha var/ O da ölmek mi dersin?” çevirisi buna güzel bir örnektir.
Y.Yaşar: Thomas Chatterton şiirini anlamak bir çalışma gerektirmiş olmalı. Zorlandığınız yerler oldu mu? Ne kadar sürede çevirdiniz?
S.Kısakürek: Çeviri çalışması bir yılı geçti. Yayınevinden teklif geldiğinde Thomas Chatterton’ın gizemli hayatı beni son derece heyecanlandırmıştı. Ayrıca ilk dönem şiirlerinin çoğunluğu Orta Çağ kilise yazıtlarına özenilerek yazılmış şiirlerdi. Aralarından seçmeler yaptım. Günümüz okurun hitap edebilecek şiirleri seçtim. O dönemin şartlarını, yaşadığı yıllardaki edebiyatın durumunu da iyi tahlil etmek gerekiyordu. Bunun üzerine de kendisi ile aynı dönemde yaşamış, kendisinden sonra gelen ve Chatterton’dan etkilenmiş şair ve yazarları da incelemem gerekti. Ayrıca şaire ithaf edilmiş şiirlerden çeviriler de yaptım kitabın son bölümünde.
Y.Yaşar: “Kader yazmamı emretti / Bir terazide olmama rağmen, / Aklımdan geçenleri yazdım, / yüzümü saklamadan. / Ürkek kulaklara korkmadan haykırırken / Yüzünü buruşturup bana lanet edenler / Bedenimi yollarda sürükleyin”
Thomas Chatterton’un Vasiyet (Chatterton’s Will) şiirinden yola çıkarak o dönemde de sanatçının acı çeken, gerçekleri korkmadan söyleyen bir yanını hissediyoruz. Sanatın ve sanatçının böyle bir işlevi var mıdır?
S.Kısakürek: Chatterton’un yukarıdaki şiirinden de yola çıkarsak o iyi bir hiciv şairiydi. Kendini öldürmeyi düşündüğünü hissettiren bu şiirini patronu Henry Burgum’a yazar ve aslında ondan yardım ister. Fakat Burgum bu serzenişlere kulak tıkar ve onu görmezden gelir. Yazdıklarının çoğu için ödemeler ertelenir, ödenen telifler de genç şairin beklentisinin aksine çok ama çok düşük meblağlardır. Üstelik yazı gönderdiği yerler de siyasi baskı altındadır.
Elbette Chatteron da kilise düzenine ve sisteme karşı çıkışlarını kendi sanatıyla yapmaya çalıştı. Bütün sanatçılar ve yazarlar için geçerlidir bu. Sanatın ve sanatçının haksızlıklara direnen, insani olan ne varsa onun için mücadele edeni bir yanı vardır.
Y.Yaşar : Chatterton Avrupa’da birçok esere ilham olmuş, aynı zamanda da birçok şair ve yazar onun hakkında bir şeyler yazmış. Çeviri eserinizde bu şairlerin şiirlerinden de var, bunlardan bahseder misiniz?
S.Kısakürek: Thomas Chatterton Romantik akımın simgesel bir öncüsü olmuştur. Romantizm akımı XVIII. Yüzyılın ortalarından sonra, yani 1798’de William Wordsworth’un The Lyrical Ballads’ı yayımlamasıyla başladığı kabul edilir. Sadece sanata ve edebiyata değil toplumda değişim ve dönüşüm hareketinin de başladığının habercisidir. Fakat Chatterton’un yaşadığı döneme denk gelmez bu başlangıç. Onun şiirlerinin etkisi hem kendi kuşağını hem de kendinden sonra gelen kuşağı etkilemiştir. Onun kırılgan ve hassas durumu, şiirlerindeki duyarlı yapı İngiliz Edebiyatına damga vurmuş pek çok şair ve yazarı etkilemiştir. Chatterton çok küçük yaşlarda şiir yazarak para kazanmaya çalışıp, ardından sefalet ve yoksulluk yüzünden bunalıma girerek on yedi yaşında intihar ediyor. Samuel Taylor Coleridge, William Wordworth, John Keats gibi şairler ağıt niteliğinde şiirler yazmışlardır. Ben de kitabın en sonunda bu şiirlerden bir seçme yaparak onları da çevirdim.
Y.Yaşar: Gazetecilik mezunusunuz ama aktif olarak gazetecilik yapmıyorsunuz. İki çocuklu bir kadın olmak yazı serüveninizi nasıl etkiledi sizce? Kadın yazarlar olması gereken yerde değil şeklindeki değerlendirmeye katılıyor musunuz?
S.Kısakürek: Yıllar önce gazetecilik bölümünü seçmeme neden olan en önemli olay Uğur Mumcu’nun katledilmesiydi. O yaşlarda sürekli köşe yazıları okuyordum. Aklıma gelenler arasında İlhan Selçuk, Çetin Altan gibi yazarlar var. Bakkaldan bir ekmek, bir de gazete alırdım her sabah heyecanla. Koca sayfaları heyecanla açar okurdum. Lise dergisinde köşe yazısı yazmıştım. Çok büyük hayalimdi gazetecilik okumak. Tabii İstanbul Üniversitesi gibi bir okula gelince gerçek gazeteciler ve yazarlardan birebir dersler aldık. Ama iş hayatı hayallerimdeki gibi olmadı. Sonra çocuklar gelince hayat başka başka akmaya başladı. Yani benim yazıyla olan maceram çocuklar olduktan sonra da değişmedi. Hatta Varlık ve Yasakmeyve dergilerinde çıkan ilk şiirlerim oğluma hamileyken yayımlandı. Evet, kadın yazarlar olması gereken yerlerde değil diyebilirim. Aslında genel olarak yazarlar olması gereken yerlerde değildir. Artık kitap bastırmak çok zorlaştı. Yayınevleri satış rakamlarına göre yazar tercih etmeye başladılar. Virginia Woolf “her kadının yazmaya oturabileceği kendine ait bir odası olmalı” der. Tabii kadınlar yüzyıllar boyu tarih sayfalarında sadece erkeklerin diliyle yazılmışlar. Gerçek hayatta seçme hakkı olmayan, dayak yiyen, evden dışarı çıkamayan bir insanken, edebiyatta türlü türlü kadın kahramanlar yaratılmış. Bunlara hemen herkesi bildiği Shakespeare’nin Macbeth eserindeki baskın karakter Lady Macbeth’i örnek verebiliriz. Kadın emeğinin görünmediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Kadınların hiçe sayıldığı bir toplumda yazı yazmak çılgınlık gibi geliyor çoğu zaman bana. Evi çekip çevirmek, çocukların bakımı hep kadının görevi olarak görülmüş toplumumuzda. Biz kadın yazarlar olarak bu zincirleri kırmak için daha çok yazmak en büyük eylemimiz olmalı.
Y.Yaşar: Üretken bir yazarsınız. Öykü, şiirin yanı sıra yazı atölyeleri düzenliyorsunuz? Nasıl gidiyor atölye çalışmaları? Bahseder misiniz?
S.Kısakürek: Yazmak gönüllü bir çabadır diyor bir yazar. Ben bu düşünceye çok katılıyorum. Bir şey yazma fikri zihninizde oluştuğu zaman zaten o kalem durmaz yerinde. Ama önemli olan nasıl yazacağınızı bilmek. İşte bu anlamda yazı atölyeleri ufuk açıcı yollar sunar bize. Bunu aslında ben kendim de birçok atölyeye katılmış bir öğrenci olarak söylüyorum. Yetenek olsa bile bazen nasıl yazacağınızı bilmediğiniz zaman tıkanır kalırsınız. Bu anlamda atölyeler hem kendi sesinizi duymak hem de içinizdeki o çekingen yazarı ortaya çıkarmak açısından çağımızın önemli bir aracı. Yazı atölyeleri ilk kez üniversitelerde ortaya çıkmış ve pek çok başarılı örneği var. Sonuç itibariyle yazmak bir yolculuktur. Bakın burada gerçek bir metafor var. Sahici bir yolculuğa çıkarsınız ama muavin yoktur, şoför sizsinizdir. Yollar virajlıdır, direksiyon taş gibi ağırdır. Yollar fırtınalıdır, çamurludur, karlıdır. Ve en önemlisi de nereye gideceğiniz hakkında hiçbir fikriniz yoktur. Belki de çok olumsuz bir tablo çizdim ama gerçek budur.
Y.Yaşar: Öykü ve şiir türünün olanaklarını kullanmış bir yazar olarak bundan sonraki çalışmada kaleminiz hangisinden yana olacak? Hali hazırda çalıştığınız dosya/konu var mı?
S.Kısakürek: Denemelerim ve şiirlerimin olduğu kabarık bir dosya var şu an önümde. Ama asıl istediğim bilim kurgu yazmak.
Y.Yaşar: Son olarak yazmaya okumaya merak salmış okurlarına mesajınız var mı?
S.Kısakürek: Günümüzde zamanımız kısıtlı ve koşuşturduğumuz bir hayat var. Bu hayatın içinde yine de okumaktan, yazmaktan vazgeçmeyen insanlar gördükçe mutlu oluyorum. Yazmaya merak salmak ne kadar heyecanlı bir söz. Tabii ki önce çok okumak gerekiyor. Bir kere klasik Dünya ve Türk edebiyatından okunmadan geçilmeyecek eserler var. Yazı dünyasına girince kitap mahzeniniz de büyümeye başlayacaktır. Herkesin bir yazma rutini var. Ben zihnimde biriktirip ya da küçük notlar alıp daha sonra yazıya dönüştürürüm. Bazen bir anda yazarım bazen de yıllarca bekler yazacağım o şey. O yıllarca beklettiğim yazıya ara sıra geri dönüşler yapıp yenilikler eklerim. Yazma ile ilgili beni en çok besleyen günlük yazar gibi kısa notlar tutmak oluyor. Bu hem hafıza kaydı oluşturuyor hem de yazma pratiği sağlıyor.
Bize zaman ayırdığınız için okurlar adına teşekkür ederim.

Yeryüzü Amirliği
Saniye Kısakürek
Klaros Yayınları
Öykü / 112 sayfa
TÜM SAYIYI OKU ve/veya İNDİR ▼
Veveya Kitap 19 / 05 Haziran 2024
KAPAĞI TIKLA ▲

