Mehmet Veysi Boran’la Söyleşi / Arzu Anlar Saraç
“Hem bu sağırlığa razıyız hem de ondan acı duyuyoruz.“
Mehmet Veysi Boran’la geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıkan; bir ailenin üç kuşak evvel bir sürgünle başlayan makus talihin, her kuşakta tezahür eden acılı tarihi ışığında; yurt, siyaset, ortak hafıza, hatırlamak, hatıra ve müzmin yalnızlıklar üzerine yazdığı, sağır kulaklara anlatması gereken bir hikâyenin romanı İki Meltem Arasında hakkında söyleştik.
Arzu Anlar Saraç: Veysi Bey, İki Meltem Arasında sizin ilk romanınız. Ben de sizi bu derin ve etkileyici anlatınızla tanıdım. Bu yüzden okuyucularımızın da sizi tanıması adına kendinizden biraz bahsetmek ister misiniz?
Mehmet Veysi Boran: Batman’da yaşıyorum. Ticaretle uğraşıyorum. İktisat, sosyoloji, felsefe ve güzel sanatlar üzerine eğitimler aldım. Kendimi bildim bileli edebiyata ve çeşitli sanat dallarına ilgim var. Yıllar içerisinde iyi yazarları takip ettim, iyi metinler okumaya ve iyi bir kitaplık oluşturmaya gayret ettim. Hâlâ da devam ediyorum.
Çocukluğumdan beri fotoğrafa ilgi duyardım. Yaklaşık 15 yıl önce profesyonel olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladım. Çeşitli fotoğraf eğitimleri aldım. Fotoğraflarım birçok mecrada yayınlandı. Sergiler açtım, fotoğraf sanatıyla ilgili söyleşiler yaptım. 2011 yılında Türkiye’nin tek çağrılı fotoğraf yarışması olan Şinasi Barutçu yarışması için davet aldım. Davet metninin ilk cümlesi hâlâ aklımdadır: “Bu yarışmanın amacı, fotoğrafçıyı fotoğrafın rastlantısallığından kurtarıp onu projeli düşünmeye yönlendirmektir.” Sanki mealen artık dışarıda dolaşma, içine dön, dışarıda gördüklerini değil içindekileri fotoğrafa yansıt diyordu. Hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu bu. Arayışlarım dışarıdan içeriye döndü. Fotoğraf çekmekten fotoğraf yapmaya giden bir yola dönüştü. Aynı şey edebiyat serüvenim için de geçerlidir.
Şinasi Barutçu yarışmasında bizden istenen proje için bir fikir etrafında dolaşmak, fikri fotoğrafa çevirmek, bunu da her yıl altı fotoğrafla bir hikâye anlatır gibi yapmak gerekiyordu. Üç yıl boyunca bu proje üzerine çalıştım. Açıkçası çok zor ve meşakkatli bir süreçti. Bu proje için hazırladığım fotoğraflarla Şinasi Barutçu ödülü aldım. Ayrıca bu süreçte birçok uluslararası sergiye katıldım, çeşitli uluslararası ödüller aldım. Ardından da uluslararası fotoğraf sanatçısı unvanı aldım. 2016 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi’nde fotoğraf üzerine yüksek lisans yapmaya başladım. Yüksek lisans sürecinde fotoğraf ve hafıza üzerine çalışmalar yaptım. Hatta “İki Meltem Arasında” romanımın ana fikri yüksek lisans tezime çalışırken ortaya çıktı da diyebilirim.
A. A. S.: Çok yetenekli ve bol ödüllü bir fotoğraf sanatçısı olduğunuzu biliyorum. Fotoğraf sanatının da bir tür hikâye anlatıcılığı olduğunda hemfikiriz diye düşünüyorum. Bu bağlamda sizi yazılı edebiyata yönlendiren şey nedir, dahası fotoğraf ile edebiyat arasındaki ilişki sizce nasıldır?
M. V. B.: İltifatınız için çok teşekkür ederim. Fotoğraf bir tür hikâye anlatıcılığıdır da denebilir elbette. Çocukluğumda fotoğrafa ilgi duyduğumu belirtmiştim. Aslında edebiyata ilgim de o zamanlardan başlar. Çünkü coğrafyamızda hikâye anlatıcılığı gündelik hayatımızın bir parçasıdır. Bu dengbej (sözlü anlatı) kültüründen gelir. İki Meltem Arasında’daki anlatıcı karakterimizin babaannesi Pamuk, aslında coğrafyamızdaki her çocuğun anneanne veya babaannesinin bir benzeridir. Hakeza dedelerimiz için de aynı şey söylenebilir. Bu bakımdan benim çocukluğum da hikâyeler dinleyerek geçti. Dolayısıyla edebiyat hep yanı başımdaydı.
Fotoğraflarımı besleyenin de edebiyat olduğunu hep bildim. Hatta edebiyata fotoğraftan daha çok emek verdim de diyebilirim. İkisinin buluşma noktasının görme biçimi olduğunu söyleyebilirim. En azından benim için böyle. Bu bakımdan fotoğrafta da kurmacada da hikâyeye nereden baktığınız, anlattığınız şeyin karakterini belirler.
A. A. S.: İki Meltem Arasında oldukça derin siyasi, tarihi ve ıstıraplı meselelerden mayalanmış bir roman olmasına rağmen anlatımınızdaki hassaslık beni çok etkiledi. Romanın alt metninde bunca felaket olmasına karşın, metin boyunca sık sık anlatıcının zihninden geçen; doğaya, hayata, yalnızlığa, ölüme, toplu hafızaya dair derin cümleler oldukça felsefi ve şiirseldi. Romanı yazarken bu iki zıt duyguyu nasıl dengelediniz merak ediyorum.
M. V. B.: Yazarken bir başka hassasiyete bürünüyor insan. Hayat, yalnızlık, ölüm ve hafıza gibi konular üzerine düşündüğüm şeylerin başında geliyor. Onlar benim cevapsız sorularımdır. Aslında hayatın kendisi ıstıraplarla doludur. Bugünden geçmişe baktığımızda ve geleceği düşündüğümüzde insanın en temel meselelerine sadece edebiyatın ve sanatın ulaşabildiğini, ona dokunabildiğini görürüz. Kullandığınız dil anlattığınız şeyi belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Bunu gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla edebiyat ne yalnızca teşhir ve belgeleme işlevi ve ne de sadece sağalma, sağaltma görevi görür.
A. A. S.: Romanda birkaç mekânın varlığı söz konusu olsa da ana mekân oldukça masalsı ve büyülü tasvir ettiğiniz “Vadi” diye adlandırdığınız yer. Vadi neredeyse romanın canlı bir karakteri gibi. Elbette ilerledikçe; Dağiçi’ndeki Süryanileri, resmi dili öğrenmekte ve konuşmakta zorlanan çocukları, okullardaki katılığı ve özensizliği, sosyal hayatı okuyoruz. Aynı zamanda gerçek siyasi tarihimizle birebir örtüşen olayları da okuyunca elbette kafamızda net bir bölge oluşuyor. Vadi’yi kurmaca bir mekân gibi betimlemenize rağmen insan kendini “Vadi” acaba gerçekte neresi diye sormaktan alamıyor. Vadi’den ve hayatınızdaki yerinden biraz bahsetmek ister misiniz?
M. V. B.: Vadi zihnimde bir mekândır her şeyden önce. Kurmaca olduğu kadar gerçektir de. Ailemin geçmişinde önemli bir yer kaplayan ve benim çocukluğumdan da izler barındıran bu mekâna dair derin bir hafızaya sahibim. Çocukluk hatıralarımın önemli bir kısmı oraya aittir. O görüntülerin, o fotoğrafların içindedir. Çocukluk, insan hayatını, her birimizin hayatını baştanbaşa kaplayan önemli bir dönemdir. Bu bakımdan elbette vadi hayatımdaki en önemli karakterlerden biridir. Bu yüzden “İki Meltem Arasında” da Vadi’yi roman kahramanlarından biri gibi, bir karakter gibi çalıştım. Bu mekân elbette yaşadığım coğrafyada bir yer ancak aynı zamanda dünyanın herhangi bir yerinde veya her yerindedir. Ben kendi vadimi yazdım.
A. A. S.: Beni çok etkileyen bir bölüm de anlatıcı karakterin çocukluğunun Vadi’sini anlattığı satırlar oldu. Okuldaki özensizlik ve anadil- resmi dil ikilemi, sosyal çevresindeki husumet, karmaşa… Bir çocuk olarak bu çatışmaların altında ezilmemek ve daha sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmek çok zor. Biraz bu konuyu açmak ister misiniz?
M. V. B.: Aklıma Louise Glück’ün “Çocukken dünyaya bir kez bakarız gerisi hatıradır” cümlesi geliyor. Galiba bu bütün meseleyi özetliyor benim için. Çocukluk çok ağrılı ve sancılı bir süreç. Çoğu zaman büyüme hikâyenize ağır travmalar eşlik eder. Bu yüzden hayatınız boyunca çocukluk yaralarınızı iyileştirmekle uğraşırsınız. Elbette bu sadece bizim coğrafyamıza özgü değildir. Evrensel bir meseledir. Ancak bizim coğrafyamızda bir de buna dil sorunu eklenir ki, bu da bambaşka bir travma olarak karşınıza dikilir. Bir çocuk için kendini ifade edebilmek başlı başına bir mesele iken buna bir de diller karmaşası eklenince bu mesele bir kördüğüm haline gelir. Ve bu düğümü çözmek çoğu zaman bir ömür alır.
Bu meseleye dair çok şey söylenebilir ancak bu konu buraya sığmayacak kadar uzun ve derin bir tartışmayı gerektirir.
A. A. S.: Bir ailenin üç kuşağını kapsayacak tarihi üzerinde ilerliyor roman. 1925 olayları ve akabinde Takrir-i Sükûn Kanunları’ndan sonra meclise verilen büyük yetkilerin akabinde Doğu illerimiz sürgünler, mahkûmiyetler ve idamlarla çalkalanıyor. Büyük acılar yaşanıyor. Aradan yarım asır geçmeden 68 olayları baş gösteriyor ve yine büyük bir kaos ortaya çıkıyor. Ve görüyoruz ki üçüncü kuşak anlatıcı karakter dahi bu felaketlerden etkilenmiş. Aslında bize toplumun ortak hafızasının ne kadar canlı olduğunun ve nesilden nesile aynı acının nasıl aktarıldığının da altını çiziyorsunuz. Bu konuda fikirlerinizi almak isterim.
M. V. B.: Fotoğrafa ilgi duymamın nedenlerinden biri de çocukluğumda dedemlerin evinde asılı olan çok eski (kimi yüz yıllık) fotoğraflardı. Salonun duvarları fotoğraflarla doluydu. Dedemin dedesinin fotoğrafları da vardı arasında. Bu fotoğraflardaki insanlarının çoğunun hikâyesini dedemden, babamdan, halamdan ve diğer akrabalarımdan dinledim. Bu hikâyelerdeki bazı önemli tarihler dikkatimi çekti. Bu tarihlerde ailemin geçmişinde büyük kırılmalar meydana gelmişti. Bu kırılma noktalarını birleştiren bir çizgi çizdim, hep o çizgi üzerine düşündüm ve hayatımızın tam da bu kırılmalardan yapıldığını fark ettim. Bu bana her zaman derin bir hüzün vermiştir. Ben zamanı düz, çizgisel olmanın ötesinde dünü, bugünü ve yarını da içine alan bir bütün olarak kavrayan biriyim. Onu böyle kavramayı severim. Bu bakımdan geçmişle bugünü çoğu zaman bir arada ve iç içe düşünürüm. Aynı zamanda geçmişin bugün üzerindeki gölgesini ve etkisini görmemi kolaylaştıran bir şeydir de bu. Örneğin dünün bir acısı gelip sizi bugün yakalıyor, acıtabiliyor. Hatta o bugünün tarihine ve gelecekte olacaklara da şekil veriyor. Kısaca böyle özetleyebilirim.
A. A. S.: Romanda “Sağırlık” fiziksel ve kalıtsal bir hastalık gibi çizilse de alt metninde bunun ruhani ve mecazi bir anlamı da var bence. Üstelik gizil de olsa sağırlık üzerine oldukça felsefi cümleler de yazmışsınız romanda. Bize bu mevzuyu biraz açar mısınız?
M. V. B.: İlk fotoğraf dersimde bir hocam şöyle demişti: Önce görmek istediğini değil, görmek istemediğini çıkar kadrajdan. Çerçeveni temiz tut anlamına geliyordu bu. Yani neyi görmen gerektiğini bil, asıl görmen gerekeni gör. Sonrasında çok faydasını gördüm bunun. Aynı şey aslında duyduklarımız için de geçerlidir. Bir yandan dünyanın gürültüsünü duymamak için sesi kısmak, diğer yandan da bu korkunç sessizliğe karşı bir ses duymak isteriz. Yani hem bu sağırlığa razıyız hem de ondan acı duyuyoruz. Az önce fotoğraf için söylediğim çerçeveyi temiz tutma meselesi bunun için de geçerlidir. İnsan neye kulak vereceğini bilmelidir ya da kulağını neye kapatacağını. Romanda geçen sağırlık metaforunun benim için anlamını belki birkaç cümleyle böyle özetleyebilirim.
A. A. S.: Son olarak, anlatıcı karakter ben dili ile anlatıyorsa ister istemez onu yazarla bütünleştirme eğilimine gidiyoruz okuyucular olarak. Ve merak ediyoruz; Vadi’nin ve romanda geçen olayların sizdeki izdüşümü nedir?
M. V. B.: Başka yazarlara da benzer sorular yöneltildiğine rastladım. Yazarla metin arasında bağ kurma çabası hep var anladığım kadarıyla. Yani okurun metni yazarın biyografisi olarak görme eğiliminden bahsediyorum. Her metin yazarından bir şeyler barındırır kuşkusuz, fakat bu o metnin otobiyografik olduğu anlamına gelmez yine de. “İki Meltem Arasında” romanıma gelecek olursak bazı otobiyografik ögeler içermekle birlikte kurmaca bir metin olduğunu söylemekle yetineceğim.
A. A. S.: Sorularıma verdiğiniz samimi cevaplar için çok teşekkür ederim. Oldukça dokunaklı, felsefi ve derin bir roman İki Meltem Arasında. Dilerim okuyanı çok olsun ve kıymeti bilinsin. Hem romanınızın hem de sizin yolunuz açık olsun.
M. V. B.: Teşekkür ederim.

İki Meltem Arasında
Mehmet Veysi Boran
Everest Yayınları
Roman / 112 sayfa
TÜM SAYIYI OKU ve/veya İNDİR ▼
Veveya Kitap 22 / 05 Eylül 2024
KAPAĞI TIKLA ▲

