Hâlâ Yaşamaya Değer Bir Yer Midir Dünya? / GÜNEBAKAN 21 / Yaşar Ercan
İki gündür yağmur yağıyor. Telaşsız, ince, ısrarlı. Hava sıcaklığının dengeye kavuşması adına mevsim şartlarına uygun yağış önemli. Bunun huzurunu hissediyoruz topraktan göğe. Saat gece yarısını bulmak üzere. Arabayla şehri turluyorum. Sırasıyla Ballıca, Sütçü İmam, Şeyhadil, Kuyucak ve Mağralı mahallelerinden geçip Yavuz Selim’e yol alıyorum. Bu sırada radyoda Sunay Akın denk geliyor. İlk stüdyo filminin nasıl yapıldığını, sinematik ilerleyişin aşamalarını anlatıyor. Sesindeki merak uyandıran tını yağmurla birleşince insan dikkat kesiliyor. Gözüm trafikte kulağım Sunay Akın’da. Salvador Dali’yi anlatıyor. Dali ile söyleşi yapan Türk gazeteciyi, Paris’i, Dali’nin düşleri resmettiğini ve daha birçok şeyi tane tane aktarıyor. Düşünmeye başlıyorum. Bataklığa saplanmış bu çağda hâlâ yaşamaya değer bir yer midir dünya? Bu soruyla zihnimi meşgul ediyorum. O sırada bir şiir okuyor. Şiiri dinlerken hayata dair umutlarım yeşeriyor. Eve geliyorum. Kontağı kapatıp arabadan inerken söyleniyorum. “Ne hakkın var abi bizi yeniden dünyaya döndürmeye. Neden umutlandırıyorsun binlerce dinleyeni.”
30 Aralık 2024
Mustafa Amca geldi. Yeryüzü Sahaf’ı İzmir’e taşıdığından beri Maraş’ta ilk görüşmemiz. Çay ve tütün eşliğinde saatlerce sohbet ettik. Eski Maraş’tan; sosyal, siyasal ve yazınsal kişiliklerden konuştuk. Eski kitapçılardan söz açılınca şöyle bir anımı anlattım ona:
“6. Sınıf öğrencisiyken okulumuza yeni atanan Türkçe öğretmenimiz Meryem Çelik ilk derste en son hangi kitabı okuduğumuzu sordu. Birçoğumuz yanıt veremedik. Yanıtlar arasında çoğunluk ders kitaplarındaydı. Tabii soruyu anlamadığımızı fark eden öğretmen öykü, roman, şiir kitabı okuyan var mı diye detaylandırdı soruyu. Sınıf kitaplığından okuduğumuz bazı kitapları saydık. Aranızda hiç kitapçıya giden, kitapçıda zaman geçiren oldu mu dedi. Bu kez kimseden çıt çıkmadı. Haftaya kitapçıya gidiyoruz dedi. Öğretmenin bizimle sohbet etmeye çalışması, konuşmaya teşvik etmesi alışık olduğumuz bir durum değildi. Bir hafta sonra söylediği gibi Çağdaş Kitabevi adında bir kitapçıya götürdü. Kitapçı amca dilediğimiz kitabı alıp okuyabileceğimizi, inceleyebileceğimizi söyledi. Her birimiz aç kurt gibi saldırdık raflara. Kapak görseli ilgimizi çekenlerle adını daha önce duyduğumuz kitaplar öncelikli incelenenler oldu. Kimimiz oradan kitap satın aldık. Kimimizin durumu buna el vermedi tabii ama Mavi Saçlı Kız’ı, Çalıkuşu’nu, Harry Potter’ı ilk kez o kitapçıda gördüm.
Akşam eve gittiğimde babama kitap istediğimi söyledim. O da liseye giden yeğenini arayıp birkaç kitap istedi. Kuzenim üç kitap verdi bana: Sinekli Bakkal, Bir Kadın Düşmanı, Simyacı.
Simyacı o kadar yıpranmış görünüyordu ki çöpe atılsa kimse uzanıp almazdı. Zira kahverengiye çalan sayfalarını bir arada tutan dikişler seyrelmiş, tutkal ise artık işlevini yerine getiremez olmuştu. Sayfalar dağılmaya yüz tutmuştu. Kapak kırış kırış olmuş, kenarlarından aşınmıştı.
Bir gün sonra okula götürdüm kitapları. Arkadaşlarla birbirimize kütüphanemizin ilk kitaplarını gösterdik. Sınıfa o sene gelen muhteşem ezber yeteneği olan, okumayı ve ders çalışmayı seven fakat sınıfın eski çalışkanlarınca kolay kolay kabullenilmeyen arkadaşımız Aynur, Simyacı’yı görünce yalvarır gözlerle kitabı okumak istediğini söyledi. Kitaplık vasfını bana göre yitirmiş Simyacı’yı verdim ona. Aynur’dan pek hoşlanmayan elit azınlıktan biri olarak bu eski püskü kitabı nasıl okuyacak ki diye düşündüm. Belki bu kurnazlıkla pek dert etmedim yeni şeyler öğrenecek olmasını ama birkaç gün sonra Aynur bana bugünkü kütüphanemin ilk kitabını armağan etti. Şaşırmış ve mutlu olmuştum. Aynur dağılan kitabın sayfalarını bir düzende bir araya getirip dikmiş. Kapaktaki aşınmalara önlem almak için ciltlemiş ve kitaba kahverengiye çalan kırmızı bir kartonla sırtlık yapmış, onu da kitaba özenle yapıştırmış.
O günden beri bir kitap biriktirme, kütüphane kurma hevesi ışıldar içimde. Şu an bir kitaplığa sahipsem, bir şeyler okuyup yazıyorsam başta sınıf öğretmenim Hasan Karakuş ve Türkçe öğretmenim Meryem Çelik’e; sonrasında Çağdaş Kitabevi ve sınıf arkadaşım Aynur’a çok şey borçluyum.”
Bu anıyı twitterda (Yeni adına alışamadım) kitap görseliyle paylaştığımda çevirmen İlknur Özdemir bir ileti yazdı. Can Yayınları’nca yayımlanan Özdemir İnce’nin dilimize aktardığı bu kitabın hakları o dönem alınmış. İlknur Özdemir’in Can Yayınları’nda ilk yılıymış (1995 olabilir). İlknur hanımla da yollarımız böylece ikinci kez kesişmiş oldu. Anı içinde anı. Ne yazık ki Çağdaş Kitabevi’ne daha sonra çok istesem de ulaşamadım. Bunları kitapçı amcaya da anlatmak isterdim. Ne var ki Mustafa Amca’dan Çağdaş Kitabevi’nin on beş yıl kadar önce kapatılıp sahiplerinin İstanbul’a yerleştiğini öğrendim. Hayat bazen kitapların içinde bazen çevresinde bazen de biriktirdiklerinde akıp gidiyor.
31 Aralık 2024
Göğe bakmayan çocuklar büyütüyor şehrimiz. Çok katlı konutlarına sıkıştırılmış, ağaçsız, hayvansız, topraksız, havasız, renksiz ve yalnız büyüyen çocukların yaşam sevinçleri uçuyor gökte. Donuk gözlerinin ardında koca bir boşluk. Merak duygusundan uzak, öğrenme arzusundan habersiz, keşfetmenin mutluluğunu hiç tadamadan alelade büyüyor çocuklar. Babalarının başaramadığı hedeflere koşturulan yarış atı çocuklar. Annelerinin olmasını istediği kucak kuşları ve bilgisayar. Toplumun el birliğiyle yarattığı güvensiz sokaklardan yaya olarak geçemeyen çocuklar durup düşünecek şevki bulamıyorlar içlerinde. İnsan bilmediğine yabancıdır, çocuklar da yabancı hayata. Bilmiyorlar ev dışında yaşamayı ama yaşıyor sayılıyorlar. Yaş alıyorlar. Yaşlanıyorlar. Yaşamıyorlar.
11 Ocak 2025
Dün akşam İnstagram’da Yalvaç Ural’ın Adana’ya kitap fuarına geleceğini öğrenince hemen plan yapıp bu sabah yola çıktık. Yalvaç Abi’yle uzun zamandır telefonlaşsak da yüz yüze ilk kez burada görüştük. İçtenliği, sempatisi, ağabeyliği ekranlarda gördüğümüz gibiydi. Okurları için düzenlediği imza programından sonra fuar alanının dinlenme odasında birkaç saat zaman geçirdik. Uzun uzadıya sohbet ettik. Anı defterime yazı yazdı, kendine özgü imzasını da eklemeyi ihmal etmedi. Değerli eşi Filiz Hanım da yanımızdaydı. O da ilgiyle sohbete katıldı. Geçmişten günümüze birçok konudan, özellikle yazarlık yolculuğuna etki eden anılardan konuştuk. Yalvaç Abi bu yönüyle koca bir çınar. Bana göre o içindeki çocuğun peşinden giden amansız bir macera sever. Bizi de bu hâli kendine çekmiş olacak ki çocukluğumuzdan beri yuvarlak gözlükleri, tel bıyıkları, renkli giyim kuşamıyla eğlenceli ve öğretici yol göstericiliğini takip ettik. Hayalimizin kaptanına miço olduk.
Yalvaç Abi’yle sohbet ederken Yekta Kopan’la tanıştık. Söyleşisini dinledik. İmza aldık. Yekta Bey konuşurken sahneye bakmak yerine hoparlörlere odaklanıp perde arkasından dinlemeye alışık olduğumuz sesinin tınısını radyodan dinlermişçesine dinledim.
Fuar alanında yer alan kitapçıların sergilediği kitaplara bakınırken yazar İlay Bilgili’yi fark ettim. Onunla da yüz yüze ilk kez burada karşılaştık. Depremden bu yana telefonda sıklıkla görüşsek de aynı ortamda bulunamamıştık. Özellikle depremzedeler için kurduğu yardımlaşma ağıyla birçok insanın yardımına koşması tanışmamıza vesile olmuştu. Ayaküstü sohbet ettik. Son kitabı Onca Günah Varken’i imzalayarak armağan etti. Bu güzel tesadüf günün değerli anlarından biriydi.
Sin Edebiyat’tan bildiğim iki şair Ayfer Karakaş ve Ahmet Rıfat İlhan ile de burada tanışmak kısmet oldu. Bir günden alınabilecek en yüksek verimi aldığım için mutluyum.
Bugün yaşantımda iz bırakan değerli günlerden biri oldu.
14 Ocak 2025
İstanbul Devlet Tiyatrosunun sunduğu Işıltılı Haşerat adlı tiyatro oyununu izledim. Alışılagelmişin dışında bir anlatım tekniğine sahip ilgi çekici bu oyunun yazarı Philip Ridley, çevirmeni H. Can Utku ve yöneteni Emre Basalak. Oyunun ana karakteri olan Ollie (Tunca Soysal) ve Jill (Zeynep Mataracı Bektaş) çiftinin dünyaya gelecek olan çocukları için iyi bir yaşam kurma ümidiyle hayal aleminde gezinirken kendilerine ulaşan bir mektupla tek kuruş ödemeden ev sahibi olabileceklerini öğrenirler. Çift bu mektuba başta şüpheyle yaklaşsa da cömert davete kayıtsız kalamayıp şanslarını dener. Sakin, azla yetinen, kendi kendine yetebilen bir yaşam sürerken yeni eve taşınmalarıyla birlikte doyumsuz bir iştahla tüketme girdabına kapılan çift, geri dönüşü olmayan olayların içine düşer. Oyunda tüketim çılgınlığının insanı sürüklediği ruh hallerinin bencilliğe dönüşerek keskinleşmesi yer yer ironik ve komik yer yer dramatik hatta trajik bir anlatımla seyirciye yansıtılıyor. Yaratıcı, yenilikçi, düşündürücü yönleri olan oyunun birbirinden farklı sosyal sınıflara mensup karakterlerini canlandıran tiyatro oyuncularının başarıları oyuna güç katıyor. Denk gelirse yeniden izlemek istediğim oyunlardan biri oldu.


