Görevini Yapmayan Yazarlar Cezalandırılmalı mı? – SÜR/GÜNLÜK 7 – Ahmet Karadağ
Başlık birçok okur için bir miktar kışkırtıcı oldu, farkındayım. “Yazmak bir görev değil ki, yazarın bir görevi olsun” itirazı yükseldi hemen, bunun da farkındayım. “Yazmak,” diye içinden geçirdi bir diğer grup okur, “varoluşsal bir eylemdir ve illa buna bir görev anlamı yükleyeceksek de kişinin kendi varoluşunu gerçekleştirme görevidir en fazla,” diye itirazını gerekçelendirdi. Başka okurlar da belki, “yazarın kimseye karşı bir sorumluluğu yoktur, canı istediği için yazıyordur ve kimseye yazdıklarıyla ya da yazmadıklarıyla hesap vermek zorunda değildir, ne cezası?” diyerek el yükseltti.
Bense yazarın bir görevi olduğunu ve görevini yapmayan yazarın cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum. Hem de böyle yazarlara en ağır cezanın verilmesi gerektiğine inanıyorum.
Yaşı kırkın üzerinde olan okurlar hatırlayacaktır, 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin ile İngiltere arasında oynanan maçta, Maradona hava mücadelesine çıktığı sırada tartışmalı bir şekilde topu eliyle yumruklamıştı. Bu gol geçerli sayılırken; maçın ardından Maradona attığı golü tanımlarken “O benim elim değil, Tanrı’nın eliydi” diyerek kendisine Tanrı tarafından verilen bir gol atma görevi olduğu imasında bulunmuştu. Ben de aynısının yazar için geçerli olduğunu düşünüyorum. Yazar Tanrı’nın elidir ve O’nun söyleyeceklerini yazma görevine seçilmiştir. O’nun söyleyeceklerini yazmayan yazar görevini yapmıyordur.
Tanrı yazardan neyi yazmasını istiyor olabilir? Sanırım Tanrı Filistin’de katledilen çocuklarla ilgili, kafaları kesilen sokak hayvanlarıyla ilgili, hapishanelerdeki hasta tutsaklarla ilgili, Cumartesi Anneleriyle ilgili, depremden iki yıl geçmesine rağmen konteynırlarda kalan, konterynırlarda kaldığı için taciz ve tecavüze uğrayan, öldürülen kadınlarla ilgili, anne ve babası hapiste olan çocuklarla ilgili şeyler yazmasını istiyor yazardan. Gerçeği söyleyecek olursak Tanrı’nın Maradona’nın eline ihtiyacı olmadığı gibi yazarların bunları yazmasına da ihtiyacı yok. O aslında Maradona’ya golü attırarak Arjantin’e galibiyet vermek, Maradona’ya Maradona olması gerektiğini hatırlatmak istediği gibi, yazarlara da bunları yazdırarak onların gerçek yazarlar olmasını istiyor.
Ülkede ve dünyada bunca zulüm, sıkıntı, işkence, ölüm, tutsaklık, esaret, sürgünlük varken sessiz sedasız köşesinde duran, bu gerçeklere gözlerini kapamayı seçen, yazmak istese bile yazacaklarından dolayı ödeyeceği bedelden çekinerek yazmayan yazar görevini, Tanrı’nın eli olma işini yapmıyor demektir. Tanrı sokaklarda başları kesilen köpeklerin seslerini, hastanelerdeki ve hapishanelerdeki bebeklerin inlemelerini yazara ileterek o acının yazıya dönüşmesini ve duyurulmasını istiyor çünkü.
Görevini yapmayan, Tanrı’nın değil de kendi sesi olmaya karar veren yazara nasıl bir ceza verilmeli? Bence bir yazar için en ağır ceza olan “müebbed okunmama cezasına” çarptırılmalı böyle yazarlar. Okurları onun yazdıklarına kör, söylediklerine duvar gibi sessiz kalmalı. Cezayı hak eden bu yazarı umursamamanın, görmezden gelmenin zindanına kapatmalı. O sağır odada kendi bencil sesiyle bağırıp durmasına, duvarları karalamasına fırsat tanımalı. Çünkü o artık Tanrı’nın eli değil, kendi bencil sesini yazan bir el olmuştur.
Bütün bu yazıyı yazmama sebep 7 Ağustos’ta Alay Köşkü’nde gerçekleşen Şule Gürbüz’ün konuşmacı olduğu ve konunun “Osmanlı Saatçiliğinin Piri Ahmet Eflaki Dede” olduğu toplantıdır. Yazar o toplantıda şöyle demiştir. “Nasıl neden saatçi olduğumu bilmiyorum, Allah bilir. Ama ben saklanmak istiyordum. Sonra, saraylardaki saatlere bakıp keşke bunları tamir edebilsem diye düşündüm. Derken saatçi oldum.”
Tanrı susmuş, yazar konuşmuştur.


