Hangi Ben? / GÜNEBAKAN 18 / Yaşar Ercan
01.07.2024
Seçki kendi başına, yazarın oluşturduğu yazınsal kimliği temsil etmez. Şiir seçkisi, öykü seçkisi vs. seçkiler yazarın tüm eserlerinin ya da birkaç kitabının arasından editörün tercihleriyle, olasılıkla daha çok okunanları, bilinenleri, popülerleri bir araya getirerek oluşturduğu bir toplamdır. Bu toplam, falanca yazarın öykü seçkisi olarak adlandırıldıktan sonra yeni bir kitapta bir araya getirilen öykülerin (şiir, deneme, anı vs. türü çeşitlendirilebilir) okurun zihninde şekillenen yazar imajına ve yazarın yazarlık kariyerinin bütünlüğüne zarar verebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle seçki bence riskli bir yatırım.
02.07.2024
Euro 2024’te Avusturya ile karşılaşan millî futbol takımımız maçı kazanarak turnuvada çeyrek finale yükseldi. Futbolun birleştirici gücü televizyon başındaki izleyicilerden stadyumdakilere değin herkesin aynı heyecana ortak olmasına vesile oldu. Bu istenen, beklenen, özlenen bir duygu. Ancak çocukluklarını yalnızca ekran başında bilgisayar oyunu oynayarak geçirmişlerle erginlik ve olgunluk çağlarında kendileri dahil kimseye faydaları dokunmamışların el ele vererek oluşturduğu bir kesim var ki; gerçek yaşamdan kopuk, toplumsal duygulardan arınık, bencil ve kibirli, hatta boş bilgiçlikten öte gitmeyen hayat görüşleriyle iyiye dair her şeyi kötülemeye odaklanarak kurdukları yapay dünyanın ürettiği çirkinliği sosyal medya aracılığıyla herkese sıçratıyor. Millî formayı giyen sporcuların sosyal yaşamlarından inançlarına, siyasi görüşlerinden dış görünüşlerine değin birçok konuda güya “eleştirip” sözüm ona kendilerince hakiki bir millî takım kurma gayesindeler. Saldırmaktan ve kötü davranmaktan zevk alıyorlar. Sakil ve yabanıl tavırlarının altında sevgisiz bir ortamda başıboş yaşlandıkları anlaşılıyor. Hiç sokakta koşmamış, ağaca tırmanmamış, mahalle maçı yapmamış, arkadaşlık bağı kurmamış, düşeni kaldırmamış, ekmeklerini paylaşmamışlar. Büyük ihtimalle başlarını da okşayan herhangi bir büyükleri olmamış. Bu kadar sevgisiz ve şiddet bağımlısı olmak insanın doğuştan getirebileceği dürtüler olamaz.
Geçim derdine düşseler bu boş boğazlıklarının zerrece değerinin olmadığını idrak edecekler belki. Kendilerince hayata bir anlam atfetseler siber zorbalığın etik dışı bir davranış olmakla birlikte insanca yaşamanın alnındaki kara lekelerden biri olduğunu fark edecekler. Ne yazık ki gizlendikleri sahte profillerin ardından özgüven patlaması yaşamaları günümüzün yere batası gerçeklerinden. Fakat sosyal medyada biraz gezinince ülkemizde herkesin bilim, siyaset, eğitim, sağlık gibi uzmanlık gerektiren disiplinlerle ilgili söz sahibi olduğunu anlıyorsunuz. Futbol ne ki.
Herkes futbol insanı. Futbol yorumcusu. Zira profesyonel olarak bu sporun içinde bulunmuş, yıllarını vermiş sporcu ve antrenörlere sosyal medya üzerinden futbol dersi veriliyor. İroni olsa komik kabul edilebilecek söylemler, iş futbola gelince ciddileşiyor, keskinleşiyor, kesinleşiyor. Oysa futbol herhangi bir spor dalı gibi bir oyun. Bu oyunun seyir zevki yüksek, sportmence mücadele edilen, insanları mutlu eden bir görsel şölen olması gerekirken ne hikmetse taraftarlarda savaşa gider gibi çılgın bir ruh hâli hasıl oluyor. Bastırılmış duygular, bu spor karşılaşmasında ortaya dökülüyor. Taraftarların değişken duygu durumları ve tavırları maç sürerken zirve noktasına ulaşıyor. Maçtan sonra ise sosyal medyaya yansıyan yorumlardan izleyicilerin duygu durumlarına dair çeşitli izlenimlere erişebiliyor, öfkenin ya da sevincin sıcaklığını yitirmediğini görebiliyoruz. Simon Kuper’in dediği gibi futbol sadece futbol değildir.
03.07.2024
Son dönemde yayımlanan kitapların 3. hamur, düşük gramajlı kâğıtlara basılmasını bir okur olarak hoş göremiyorum. Maliyetlerin artması satış etiketlerine yansıtılmışken bu küçük kurnazlık teşebbüsü okuru aptal yerine koymaktan başka bir şey değil. Bu kurnazlık girişimi kitabın raf ömrünü kısaltıyor. Yırtılma olasılığını artırıyor. Sayfanın arkasının yarı saydam görünmesine neden olduğundan okurda dikkat dağınıklığına yol açıyor. Kitap ticari bir objedir ancak sanatsal yönü de göz ardı edilmemelidir. Kaliteli baskı yayınevinin öncelikle yazara, daha sonra okura borcudur.
04.07.2024
İnsan ömrünün çeşitli evrelerinde “Hangi ben?” sorusunu soruyor kendine. Çocukluk anılarının arasından gülümseten bir an çıkageliyor. Ardından ergenlik, ilk gençlik, erginlikten birer fotoğraf beliriyor. Günahlarıyla sevaplarıyla geçmişin defterleri şöyle bir karıştırıldığında “Bu hangi ben?” sorusunu sormadan edemiyorum. Eskiden olsa şöyle yapardım, şimdiki aklım olsa bunu yapardım, yahu gerçekten buna mı üzülmüşüm, çok abartılı tepkiymiş, çocukluk işte, keşke vaktimi daha değerli kullanabilseydim, ne güzel günlerdi, kesinlikle olmaz derdim ama oluyormuş, olgunlaştıkça değeri anlaşılıyor bazı şeylerin, ben onu yemem dediğim yemeklerin tadını şimdi alıyorum. Zamanla birlikte ben de geçiyorum dünyadan. Şimdi hangi ben yaşıyor, hangi bende yaşıyorum.
05.07.2024
Dergiciliği özlüyorum. Dergiciliğin o kendine özgü sıkıntılı günlerinin ardından gelen bir şeyi başarmış olmanın ruhta bıraktığı serinlik veren hissin getirdiği huzuru… Sin Edebiyat’ı yayına hazırlarken çeşitli duyguları sıcağı sıcağına yaşıyorduk. Örneğin eposta adresimize gönderilen dosyaları okuyup içlerinden yayımlanmaya uygun olan dosyaları seçerken; dizgi ve tasarım işlerini derginin basım zamanına yetiştirip son okuma yaparken; derginin baskıya hazır hâlinin matbaaya gönderilip gözden kaçmış olabilecek olası hataları bilgisayar ortamında ararken ve nihayet derginin matbaadan bize ulaştığında matbu yapıtı elimize alıp sayfalarına göz gezdirirken yaşadığımız ortak duygular: İç huzur ve mutluluk. Tabii yayın aralığında yaşadığımız stres, yorgunluk, baş ağrısı gibi sıkıntılar ortaya bir yapıt koymanın tarifsiz gönendirmesiyle son buluyor. Bütünüyle koca bir okul dergicilik.
06.07.2024
Ali Kayasına gittik. Efsaneye göre Hz. Ali cenge giderken yolunun uçuruma çıktığını görür. Günlerce at üstünde yol katetmekten yorgundur. Ancak bu kanyonu da geçmesi gerekir. Birkaç gün burada dinlendikten sonra Güredin Irmağının oluşturduğu kanyonun bir ucundan diğer ucuna sürer atını. Toprağın bittiği yerden havalanan Düldül karşı kayalığa iner. İşte bu kayalığa Düldül’ün ayaklarının oluşturduğu izlerden dolayı Ali Kayası denmiştir. Baraj gölünün ortasından göğe fırlamış gibi duran iki yakalı kara kayalığın sırt kısmında biten ağaçların oluşturduğu kara çam ormanının içinden seslerinin renkleri duyumsanabilen kuşların şakımalarını dinleyerek manzaranın tadını çıkarmak için dolambaçlı bir yoldan buraya tırmanmak gerekiyor. Düzlüğe çıkınca yeşil ve mavinin ahengi bir tablo olup doğada sergileniyor. Yol zorlu olsa da buna değiyor.
07.07.2024
Birkaç gündür Yaşar Kemal okuyorum. İnce Memed’le başladım. Daha önceden okuyup üstüne yazı yazdığım Sarı Sıcak ile Kuşlar da Gitti’yi de şöyle bir anımsadım. Ardından sosyal ağlarda bulabildiğim Yaşar Kemal söyleşilerini dinledim. Video kaydı olmasa söylence olup dilden dile aktarılacak bir yaşam öyküsüne sahip olan Yaşar Kemal’i okumak yazınsal bir yolculuğa çıkmaktır. Yolculuk ki yaşamın sert gerçeklerinden hikâyeciklerle bezenmiş, insanın her hâlini, toprağı, göğü, börtü böceği, içinde bir isyanı harmanlayan çocukları anlatır. Dağlardan geçer, ormanlarda uğuldar, kurtları kuşları dost eyler. Haksızlığı ve hakkı dile getirir. Bu yolculuğun merkezinde Çukurova’nın olması tercih değil kaderdir. Yol, bizim ellerin köylerinden, kasabalarından, şehirlerinden geçer. Yaşar Kemal yalnızca yazar değil aynı zamanda tepegözdür toplum için. Gördüklerini öyle güzel işlemiştir ki kâğıda, yaptığı eylem yazı yazmaktan çok resmetmeye benzer. Hey gidi koca yazar, hey gidi büyük usta yattığın yer incitmesin.


